Siyah Zarfta Saklı Hayatım: Bir İstanbul Hikayesi

— Anne, neden öylece oturuyorsun? Yine mi düşündün o zarfı?

Elif’in sesi mutfakta yankılandı. Gözlerimi pencereden çekip ona baktım. Elinde çay bardağı, yüzünde endişeyle bana bakıyordu. O siyah zarf… Dünden beri masanın üzerinde duruyor, sanki evimizin havasını bile ağırlaştırıyordu. Altın yaldızlı kenarlarıyla gözümü korkutmuştu. Açmaya cesaret edememiştim.

— Elif, bazen bazı şeyleri bilmemek daha iyidir, dedim kısık sesle.

Kızım gözlerini devirdi. — Anne, yine mi? Ne olabilir ki içinde? Belki iyi bir haber…

İçimde bir fırtına kopuyordu. Oysa dışarıdan bakınca sıradan bir İstanbul sabahıydı. Kadıköy’ün eski apartmanlarından birinde, annemle baş başa yaşadığımız o küçük evde, hayatımın en büyük sırrı masanın üstünde duruyordu.

Elif ısrarla zarfı önüme itti. — Aç artık şunu! Belki babamdan bir haber vardır.

Babam… Onun adını duymak bile içimi sızlatıyordu. On iki yıl önce bir gece ansızın çekip gitmişti. Ne bir mektup, ne bir iz… Sadece annemin gözlerinde bitmeyen bir hüzün bırakmıştı.

Zarfı elime aldım. Parmaklarım titriyordu. Elif’in gözleri bana kenetlendi. Zarfı yavaşça açtım. İçinden eski püskü bir fotoğraf ve kısa bir mektup çıktı.

“Sevgili Halime,

Beni affetmeni beklemiyorum. Ama bilmeni isterim ki, seni ve kızımızı hep sevdim. Şimdiye kadar sakladığım gerçeği öğrenmeye hakkın var.”

Fotoğrafa baktım: Annem, babam ve kucağında bebek bir kız… Ama o bebek ben değildim. Fotoğrafın arkasında bir isim: “Zeynep – 1987.”

Dünya başıma yıkıldı. — Anne… Bu kim?

Annemin yüzü bembeyaz oldu. Dudakları titredi. — Halime… Ben… Sana anlatmam gereken çok şey var.

O an anladım ki, hayatım boyunca bildiğim her şey yalandı. Annem sandığım kadın bana bakıyordu ama gözlerinde başka bir hikaye vardı.

— Anne, lütfen… Artık saklama! dedim gözyaşlarımla.

Annem sandalyesine çöktü. Ellerini başına kapadı. — Ben sana gerçek annen değilim Halime… Sen Zeynep’in kızısın. Zeynep benim ablamdı. O öldükten sonra seni ben büyüttüm.

Nefesim kesildi. — Peki ya babam?

— O da senin gerçek baban değil… Seni ablamın eski sevgilisi terk ettiğinde kucağımda buldum. Sana kendi çocuğum gibi baktım…

Dünya dönmeyi bıraktı sanki. Elif ise şok içindeydi.

— Yani… Benim gerçek anneannem sen değilsin? diye fısıldadı Elif.

Annem başını salladı. — Ama sizi kendi canımdan çok sevdim.

O an içimde öfke, acı ve minnettarlık birbirine karıştı. Yıllardır annem dediğim kadın bana yalan söylemişti ama aynı zamanda beni hayata bağlamıştı.

Elif ağlamaya başladı. — Peki şimdi ne olacak? Gerçek ailemizi bulacak mıyız?

Kafam karmakarışıktı. Bir yanda geçmişin yükü, diğer yanda annemin sevgisi…

O gece uyuyamadım. Annemin odasının kapısında durdum, içeri girmeye cesaret edemedim. Kendi kendime sordum: Affedebilir miyim? Onca yıl bana yalan söyleyen kadını gerçekten affedebilir miyim?

Sabah olunca annem sofrayı hazırlamıştı. Gözleri şişmişti ama bana gülümsedi.

— Halime, ne istersen yapabilirsin. İstersen gerçek aileni ararız, istersen her şeyi unutup devam ederiz.

Elif hemen atıldı: — Bence aramalıyız! Belki başka akrabalarımız vardır.

Ben ise sessiz kaldım. İçimdeki boşluk büyüyordu. Anneme baktım; o da korkuyordu ama aynı zamanda rahatlamış gibiydi.

O gün boyunca İstanbul’un kalabalığında kayboldum. Kadıköy çarşısında yürüdüm, vapura bindim, martılara simit attım. Herkes kendi hayatına dalmıştı ama benim dünyam altüst olmuştu.

Akşam eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı.

— Halime… Ne karar verdin?

Gözlerim doldu. — Bilmiyorum anne… Ama bildiğim tek şey var: Sen olmasaydın ben bugün burada olmazdım.

Annem sarıldı bana. O an anladım ki, kan bağı her şey demek değildi. Bazen en büyük aile, seni büyüten ve seven insanlardı.

Ama içimdeki boşluk hâlâ dolmamıştı. Gerçek ailemi bulmak istiyor muydum? Yoksa geçmişi olduğu gibi bırakıp yeni bir sayfa mı açmalıydım?

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Geçmişin peşinden mi giderdiniz yoksa sizi seven insanlarla kalmayı mı seçerdiniz?