Bir Tabutun Sessizliği: Annemin Ardından

“Neden kimse annemi toprağa vermek istemiyor? O bizim annemizdi!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Salonda, eski koltukların arasında, kardeşlerimle göz göze geldik. Gözlerinde korku, öfke ve utanç vardı. Annemin cansız bedeni hâlâ odada, beyaz çarşafın altında yatıyordu. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri, bu evde ilk defa bu kadar sessiz ve çaresiz hissettim.

Küçük kardeşim Zeynep, gözlerini yere indirdi. “Ben yapamam abla… Annemin yüzüne bakmaya bile dayanamıyorum,” dedi titrek bir sesle. Abim Murat ise ellerini yumruk yapmış, duvara bakıyordu. “Sen de biliyorsun ki, annem bana hiç anne olmadı,” dedi hiddetle. “Beni yıllarca hor gördü, babamı savundu. Şimdi neden ben onun cenazesini kaldırayım?”

O an içimde bir şey koptu. Annemin ölümünden çok, kardeşlerimin bu kadar kırgın ve öfkeli olması canımı yaktı. Hepimiz aynı evde büyüdük, aynı sofrada oturduk, aynı acıları yaşadık sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki, herkesin annesi başka bir kadındı.

Telefon çaldı. Komşumuz Ayşe teyze arıyordu. “Kızım, belediyeden aradılar. Cenazeyi kaldırmazsanız, devlet alacakmış,” dedi telaşla. Gözlerim doldu. Annem bir ömür bu evde çalıştı, didindi; şimdi ise çocukları tarafından toprağa verilmekten mahrum kalacaktı.

Zihnimde annemle ilgili anılar canlandı: Kışın sobanın başında ellerimi ısıtırken bana masal anlatışı… Babamın eve sarhoş geldiği gecelerde bizi odasına kilitleyip koruyuşu… Ama sonra, Murat’ın dediği gibi, babamı savunduğu o tartışmalar… Zeynep’in okuldan ağlayarak geldiği günlerde annemin sessiz kalışı…

O gece kimse konuşmadı. Herkes kendi köşesine çekildi. Ben mutfağa gidip eski fotoğraf albümünü açtım. Annemin gençliğinde çekilmiş bir fotoğrafı vardı: Gözleri umut dolu, gülümsemesi kocaman… O kadının nasıl bu kadar yalnızlaştığını düşündüm.

Sabah olduğunda belediyeden görevliler kapıya geldi. “Cenazeyi alacağız,” dediler soğuk bir sesle. Kardeşlerime baktım; Murat hâlâ öfkeliydi, Zeynep ağlıyordu. “Durun!” dedim. “Annemizi biz uğurlayacağız.”

Cenaze arabasında annemin tabutunun başında otururken içimde bir boşluk vardı. Murat yanıma yaklaştı, fısıldadı: “Beni affedemezsin biliyorum ama… Annemle vedalaşmak istiyorum.” Gözlerim doldu. “Hepimiz hata yaptık Murat,” dedim. “Ama bu son görevimizi yerine getirelim.”

Mezarlıkta imam dua okurken Zeynep yere çöktü, hıçkırarak ağladı. “Anne… Keşke bana sarılsaydın,” diye fısıldadı. Murat ise toprağı avuçlayıp tabutun üstüne attıktan sonra dizlerinin üstüne çöktü. “Sana kızgındım ama seni sevdim anne,” dedi.

Cenazeden sonra eve döndüğümüzde sessizlik hâlâ devam ediyordu. Akşam yemeğinde kimse konuşmadı. Sonra Zeynep birden kalktı, mutfağa gitti ve annemin en sevdiği mercimek çorbasını yaptı. Hepimize birer tabak koydu. “Annemin anısına…” dedi sessizce.

O gece ilk defa birbirimize sarıldık. Gözyaşlarımız karıştı; kırgınlıklarımızı konuşmaya başladık. Murat çocukluğunda yaşadığı travmaları anlattı; Zeynep annemin sevgisini neden hissedemediğini sordu; ben ise hep güçlü olmaya çalışırken aslında ne kadar yalnız kaldığımı itiraf ettim.

Günler geçti, evdeki yas yavaşça hafifledi ama annemin yokluğu her köşede hissediliyordu. Bir gün eski defterlerini buldum; sayfalar arasında bize yazdığı ama hiç vermediği mektuplar vardı. Her birinde pişmanlıklar, özürler ve sevgiler yazılıydı:

“Sevgili kızım Elif,
Sana yeterince iyi bir anne olamadım biliyorum… Bazen korkularım sevgimin önüne geçti… Ama seni hep çok sevdim.”

O mektupları kardeşlerime okudum; gözyaşlarımız yine aktı ama bu kez biraz daha hafifledik.

Şimdi annemin mezarı başında otururken düşünüyorum: Bir aileyi asıl ne parçalar? Geçmişin yükü mü, yoksa konuşulamayan acılar mı? Sizce affetmek mi zor, yoksa unutmak mı?