“Yürüyemezsin Bile!” Diye Alay Etti—Ama Attığım O Adım Her Şeyi Değiştirdi
“Yürüyemezsin bile!” Engin’in sesi evin salonunda yankılandı. Gözlerimi yere indirdim, tekerlekli sandalyemin tekerleriyle oynarken ellerim titriyordu. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. “Bak, Zeynep,” dedi, sesi bu kez daha yumuşak ama içinde yine o küçümseme vardı, “Bu ev artık senin. Bizim eski evimizdi, ama şimdi… Benim yeni bir hayatım var.” Sanki bacaklarıma bakarak her şeyi özetliyordu.
Bir yıl önce, İstanbul’un yağmurlu bir akşamında geçirdiğim trafik kazasıyla hayatım altüst olmuştu. O gün, işten eve dönerken bir anda her şey karardı. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim ve doktorun yüzündeki acıma dolu ifadeyi asla unutamıyorum: “Zeynep Hanım, belden aşağısı felç.”
O günden sonra Engin’in bana bakışları değişti. Önce üzgündü, sonra sabırsız, en sonunda ise neredeyse öfkeliydi. Annem arada uğrar, “Kızım, sabret. Allah büyük,” derdi ama Engin’in sabrı çoktan tükenmişti. Bir sabah kahvaltı masasında, “Ben bu şekilde yaşayamam,” dedi. “Sen de biliyorsun ki ben daha gencim. Hayatımı böyle harcamak istemiyorum.”
O an içimdeki tüm umutlar sanki bir anda söndü. Annem ağladı, babam sessizce başını eğdi. Engin ise bavulunu topladı ve kapıyı çarparak çıktı. O günden sonra evde yalnızdım; sadece annem arada gelir, bana yemek yapar ve sessizce gözyaşlarını silerdi.
Günler birbirini kovaladı. Tekerlekli sandalyede geçen saatler, duvarlara bakarak geçen geceler… Bir gün Engin tekrar geldi. Evin anahtarını değiştirmemiştim; kapıyı açıp içeri girdiğinde şaşırdım. Yanında yeni sevgilisi Derya vardı. Derya bana acıyan gözlerle baktı, Engin ise eşyalarını toplamaya başladı.
“Bak Zeynep,” dedi Engin, “Ben sana kötü davranmak istemedim ama hayat devam ediyor. Sen de kendine yeni bir yol bulmalısın.”
O an içimde bir öfke kabardı. “Senin için hayat devam ediyor olabilir Engin,” dedim, “Ama benim için de bitmedi!”
Derya utangaçça başını eğdi. Engin ise alaycı bir şekilde güldü: “Yürüyemezsin bile! Ne yolundan bahsediyorsun?”
O gece sabaha kadar ağladım. Annemi aradım, “Anne ben ne yapacağım?” dedim. Annem telefonda ağladı: “Kızım, Allah kimseyi çaresiz bırakmaz.”
Bir sabah televizyonda engelli sporcularla ilgili bir haber izledim. Onların azmi bana umut verdi. İçimde bir kıpırtı hissettim. Ertesi gün anneme söyledim: “Anne, ben fizik tedaviye başlamak istiyorum.”
Annem şaşırdı ama sevindi: “Aferin kızım! Hadi bakalım.”
Fizik tedavi merkezine ilk gittiğimde herkes bana acıyarak bakıyordu. Ama oradaki fizyoterapist Gökhan Bey bana inandı: “Zeynep Hanım, belki mucize olmaz ama denemeden bilemeyiz.”
Aylarca çalıştık. Her gün kaslarımı zorladıkça içimdeki öfkeyi ve umudu aynı anda hissettim. Engin’in sesi kulaklarımda çınlıyordu: “Yürüyemezsin bile!”
Bir gün Gökhan Bey bana baktı: “Hazır mısınız?” dedi.
“Hazırım,” dedim titreyen sesimle.
Bastonla ilk adımımı attığımda gözlerimden yaşlar süzüldü. Annem yanımdaydı; ellerimi tuttu ve ağladı: “Kızım! Sen başardın!”
O an hayatımda ilk kez kendimi güçlü hissettim.
Bir hafta sonra Engin tekrar geldi; bu kez yalnızdı. Evin salonunda karşı karşıya geldik. O eski küçümseyen bakışlarıyla bana baktı:
“Duydum ki yürümeye başlamışsın,” dedi, sesi alaycıydı.
Gözlerinin içine baktım ve bastonumu yere vurdum: “Evet Engin, yürümeye başladım. Hem de sensiz.”
Bir an sessizlik oldu. Engin’in yüzünde şaşkınlık ve pişmanlık arasında gidip gelen bir ifade belirdi.
“Biliyor musun Zeynep,” dedi yavaşça, “Belki de ben yanlış yaptım.”
Ona cevap vermedim. Çünkü artık onun onayına ihtiyacım yoktu.
O günden sonra hayatımı yeniden kurmaya başladım. Fizik tedaviye devam ettim, üniversiteye geri döndüm ve psikoloji okumaya başladım. Annemle birlikte küçük bir kafe açtık; engelli bireylerin çalışabileceği bir yer oldu burası.
Bazen geceleri pencereden dışarı bakıyorum ve düşünüyorum: İnsan ne zaman gerçekten ayağa kalkar? Bedenin mi yoksa ruhun mu yürüyebildiği zaman? Sizce insanı asıl ayakta tutan nedir? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.