Bir Daha Asla Davetsiz Gelmeyeceksin, Elif!
“Yine mi geldiniz Elif abla?” dedim, elimdeki çay tepsisini masaya bırakırken. Sesim titriyordu, ama bu kez korkudan değil, öfkeden. Annem mutfaktan bana bakıyor, gözleriyle ‘sus’ diyor. Babam ise televizyona gömülmüş, hiçbir şey duymamış gibi davranıyor. Elif ablam ise sanki ev sahibiymiş gibi gülerek çocuklarını salona salıyor, kocası Murat ise ayakkabılarını çıkarıp koltuğa yayılıyor.
Her yılbaşı aynı sahne: Ben haftalarca hazırlık yaparım, kimleri çağıracağımı düşünürüm, sofrayı özenle kurarım. Ama Elif ablam, hiçbir zaman davet etmediğim halde, eşi ve üç çocuğuyla kapıda belirir. “Aileden aileye ne olacak canım!” der, sanki bu evin anahtarı onda. Annem ise her seferinde “Aman Zeynep, kırma insanı, kanımızdan canımızdan…” diye beni susturur. Ama bu yıl, içimde bir şey kırıldı. Belki de artık kendi hayatımda söz sahibi olmak istiyorumdur, belki de yıllardır biriken öfkemdir.
Elif abla mutfağa girip dolabı açıyor, “Zeynep, baklava nerede?” diye bağırıyor. O an içimde bir fırtına kopuyor. Yıllardır biriktirdiğim tüm cümleler dilimin ucunda. “Baklava henüz çıkmadı Elif abla,” diyorum soğuk bir sesle. “Ama istersen sen çıkar, zaten her şeyi biliyorsun ya!” Annem hemen araya giriyor: “Zeynep! Ayıp oluyor kızım! Misafirimize böyle mi davranılır?”
O an gözlerim doluyor ama ağlamıyorum. Sadece derin bir nefes alıp Elif ablanın gözlerinin içine bakıyorum: “Elif abla, bu yıl seni davet etmedim. Lütfen yanlış anlama ama artık davetsiz gelmenden rahatsız oluyorum. Hazırlık yapıyorum, plan yapıyorum, ama sen her seferinde haber vermeden geliyorsun. Bu benim için çok zor oluyor.”
Salonda bir sessizlik oluyor. Murat abi televizyonun sesini kısıyor. Çocuklar ellerindeki oyuncakları bırakıyor. Annem ise şok içinde bana bakıyor: “Zeynep, ne diyorsun sen? Ailemizden biri bu!”
Elif abla önce gülüyor, sonra yüzü asılıyor: “Yani bizi istemiyor musun? Biz sana yük mü olduk?”
İçimdeki küçük kız çocuğu korkuyor ama artık büyüdüm. “Hayır Elif abla, yük olmadınız ama ben de insanım. Benim de sınırlarım var. Davet etmediğim halde gelmeniz beni yoruyor ve üzülüyor. Lütfen bunu anlamaya çalışın.”
Annem sinirle mutfağa giriyor, tencereyi karıştırırken söyleniyor: “Görüyor musun Allah’ım! Kendi kanından canından insanı kovar mıymış? Biz böyle mi gördük?”
Babam nihayet konuşuyor: “Kız haklı hanım. Herkesin bir düzeni var. Belki de Zeynep’in dediği gibi önceden haber verilse daha iyi olur.”
Elif abla gözlerini kaçırıyor: “Ben sadece ailece birlikte olalım istedim. Herkes birbirinden uzaklaştı zaten…”
O an içimde bir acı hissediyorum. Evet, ailemiz eskisi gibi değil. Herkes kendi derdinde, herkes yalnız. Ama bu yalnızlığın yükünü hep ben mi taşıyacağım? Hep ben mi fedakârlık yapacağım?
Elif abla toparlanmaya başlıyor: “Madem öyle Zeynep, bir daha rahatsız etmeyiz.” Çocuklarını çağırıyor, Murat abi montunu giyiyor. Annem hâlâ söyleniyor: “Kızım ne yaptın sen! Yarın akrabalar duyarsa ne derler?”
Kapı kapanınca evde ağır bir sessizlik oluyor. Annem bana sırtını dönüyor, babam ise sessizce odasına çekiliyor. Ben mutfakta tek başıma kalıyorum; ellerim titriyor ama içimde garip bir huzur var.
Ertesi gün telefonum susmuyor: Teyzem arıyor, “Sen nasıl böyle konuşursun Elif’le?”, dayım mesaj atıyor: “Aileyi dağıtıyorsun!” Ama içimde bir pişmanlık yok. İlk defa kendi sınırlarımı korudum.
Bir hafta sonra Elif abladan bir mesaj geliyor: “Belki haklısın Zeynep. Ben de bazen haddimi aşıyorum galiba. Ama seni çok seviyorum.” O an gözlerim doluyor; demek ki bazen sınır koymak ilişkileri bitirmiyor, aksine daha sağlıklı hale getiriyor.
Şimdi düşünüyorum da; yıllarca neden hep kendimi ezdirdim? Neden hep başkalarının mutluluğu için kendi huzurumdan vazgeçtim? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız? Ailede sınır koymak bencillik mi yoksa kendine saygı mı?