Zehra’nın Sessiz Çığlığı: Bir İhanetin Ardından Adalet Arayışı

“Zehra, bu senin kaderin. Başka yolu yok!” Babamın sesi, evin duvarlarında yankılanırken, annem başını önüne eğmiş, gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Kendi evimde, kendi odamda, bana ait olmayan bir hayatın içine zorla itiliyordum.

O gece, Elif’le telefonda konuşurken sesim titriyordu. “Elif, ben istemiyorum. Benim hayallerim vardı. Üniversiteye gidecektim, öğretmen olacaktım. Şimdi ise babamın imzaladığı bir kağıt yüzünden, hiç tanımadığım biriyle evlenmek zorundayım.”

Elif’in sesi öfkeliydi: “Neden izin veriyorsun Zehra? Sen onun malı değilsin! Güçlüsün, kurtulabilirsin!”

Ama ben… O kadar güçlü müydüm gerçekten? Babamın elinde salladığı o resmi belge, köy muhtarının damgası, ailemin onuru… Her şey üstüme üstüme geliyordu.

Küçük kardeşim Yusuf kapıdan başını uzattı: “Ablam, ağlama ne olur. Annem de ağlıyor.”

Yusuf’un gözlerindeki korku beni kendime getirdi. Annemle göz göze geldik. Gözlerinde yılların yorgunluğu, çaresizliği vardı. O da bir zamanlar benim gibiymiş; dedem onu babama vermiş, o da susmuş, kabullenmiş.

Ama ben susamazdım. İçimde bir ateş yanıyordu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Duvardaki eski fotoğraflara baktım; çocukluğumda ne kadar mutluydum. Hayallerim vardı: İstanbul’da okumak, kendi ayaklarım üzerinde durmak… Şimdi ise babamın “aile dostu” dediği adamla evlenmem bekleniyordu.

Sabah olduğunda annem yanıma geldi. Sessizce saçımı okşadı. “Kızım, bazen susmak en büyük çığlıktır,” dedi. Ama ben susmak istemiyordum.

O gün Elif’le buluştum. Parkta bankta otururken bana sarıldı: “Bak Zehra, bu senin hayatın. Kimse senin adına karar veremez. İstersen birlikte kaçarız, İstanbul’a gideriz.”

Kafam karmakarışıktı. Kaçmak mı? Ailemi bırakmak mı? Annemi, Yusuf’u… Ama başka çarem var mıydı?

Akşam eve döndüğümde babam salonda oturuyordu. Gözleri sertti. “Hazırlan Zehra. Yarın istemeye gelecekler.”

O an içimdeki korku öfkeye dönüştü. “Ben istemiyorum baba! Benim hayatım bu!”

Babam ayağa kalktı, sesi yükseldi: “Bizim ailemizde kızlar baş kaldırmaz! Onurumuzu iki paralık ettirmem!”

Annem araya girdi: “Mehmet, ne olur… Kızımızı zorla vermeyelim.”

Babam anneme bağırdı: “Sen de mi karşıma geçtin?”

O gece evde fırtına koptu. Annem ağladı, Yusuf korkudan dolaba saklandı. Ben ise odama kapanıp sabaha kadar düşündüm.

Sabah olduğunda kararımı vermiştim. Elif’le buluşup İstanbul’a kaçacaktık. Anneme bir mektup bıraktım:

“Anneciğim,
Beni affet. Sizi çok seviyorum ama kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Lütfen beni aramayın, merak etmeyin. Bir gün döneceğim ve size gurur duyacağınız bir kız olacağım.”

Elif’le otobüse bindiğimizde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Yol boyunca ağladım ama içimde bir umut vardı.

İstanbul’a vardığımızda her şey kolay olmadı tabii. Birkaç gün Elif’in ablasında kaldık. Sonra iş aramaya başladım; önce bir kafede garsonluk yaptım, sonra bir dershanede temizlikçi olarak çalıştım. Ama asla pes etmedim.

Bir yıl sonra açık öğretimden üniversiteye başladım. Elif hep yanımdaydı; birlikte zorluklara göğüs gerdik.

Bir gün annemden bir mektup geldi:
“Kızım,
Sana kızgın değilim. Seninle gurur duyuyorum. Keşke ben de senin gibi cesur olabilseydim.”

O mektubu okuduğumda saatlerce ağladım.

Yıllar geçti… Şimdi bir okulda öğretmenim. Kendi ayaklarım üzerinde duruyorum ve öğrencilerime hep şunu söylüyorum: “Hayatınız sizin ellerinizde.”

Babamla yıllarca konuşmadık ama geçen yıl hastalandığında yanına gittim. Gözleri doldu: “Sana haksızlık ettim Zehra,” dedi.

Onu affettim mi bilmiyorum ama artık geçmişin zincirleriyle yaşamıyorum.

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Ailenizin onuru için kendi hayatınızdan vazgeçer miydiniz? Yoksa zincirlerinizi kırıp kendi yolunuzu mu çizerdiniz?