Komşulardan Düşmanlara: Bir Panelde Dostluğun Sonu

“Sen nasıl böyle bir şey yaparsın, Okan? Bize bunu nasıl yaparsınız?” diye bağırdım, sesim apartmanın soğuk duvarlarında yankılandı. Derya ise gözlerini kaçırıyor, elleri titriyordu. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yıllardır aynı panelde, aynı katın iki ucunda yaşadığımız Derya ve Okan’la aramızdaki bağın sonsuza dek değiştiğini biliyordum.

Her şey dört yıl önce başladı. Eşim Serhat’la evlendiğimizde, İstanbul’un Esenyurt’unda uygun fiyatlı bir panel daire bulmuştuk. Taşındığımız ilk hafta, kapımızı çalan Derya ve Okan, ellerinde börekle gelmişti. “Hoş geldiniz komşular!” demişlerdi gülerek. O günden sonra neredeyse her akşam birlikte çay içtik, hafta sonları çocuklarımızı parkta oynattık. Derya benim sırdaşım, Okan ise Serhat’ın en yakın dostu olmuştu. Birbirimizin evine anahtarla girip çıkardık, bayramlarda sofralarımızı birleştirirdik.

Ama geçen kış, apartmanda bir söylenti dolaşmaya başladı. Yönetici, aidatların eksik yatırıldığını, bazı dairelerin borçlu olduğunu söyledi. Bizim dairemiz de listede görünüyordu. Oysa Serhat her ay düzenli olarak ödemişti. “Bir yanlışlık olmalı,” dedik ve makbuzlarımızı gösterdik. Yönetici başını salladı: “Bunu Okan hallediyordu, sizden topladığı paraları bana getirdiğini sanıyordum.” İçime bir kurt düştü. Serhat’a döndüm: “Okan’a mı verdin aidatları?” “Evet,” dedi, “her ay kapımıza gelip topluyordu.”

O gece uyuyamadım. Derya’yı aradım ama açmadı. Ertesi sabah kapılarını çaldım. Derya gözleri şişmiş, sesi kısık açtı kapıyı. “Ne oldu Derya?” dedim. Başını eğdi: “Okan işten çıkarıldı, borçları vardı… Sana anlatacaktım ama…” Sözünü tamamlayamadı. İçeri girdim, Okan salonda oturuyordu, göz göze geldik. “Okan, bizim paramızı ne yaptın?” dedim titreyen bir sesle.

Okan başını öne eğdi: “Özür dilerim Elif… Çok sıkıştım… Geri ödeyecektim… Ama işler daha da kötüye gitti.” İçimdeki öfke ve hayal kırıklığı birbirine karıştı. “Bize nasıl güvenceksin bundan sonra? Biz sana ailemiz gibi davrandık!” diye bağırdım.

O günden sonra apartmanda herkesin gözü üzerimizdeydi. Dedikodular aldı başını gitti; kimisi Okan’ı savundu, kimisi bize acıdı. Serhat geceleri eve geç gelmeye başladı, utancından kimseyle konuşmak istemiyordu. Ben ise her gün Derya’yla karşılaşmamak için merdivenleri kullanıyordum.

Bir akşam annem aradı: “Kızım, komşularına fazla güvenme demiştim sana! İnsan en çok yakınına yanar.” Annemin sesiyle gözlerim doldu. Haklıydı belki de… Ama insan dostuna güvenmeden nasıl yaşar ki?

Bir hafta sonra apartman toplantısı yapıldı. Herkes oradaydı; ortam buz gibiydi. Yönetici sözü bana verdi: “Elif Hanım, siz de bir şey söylemek ister misiniz?” Ayağa kalktım, ellerim titriyordu:

“Biz bu apartmanda aile gibi yaşadık. Okan’a güvendik, paramızı ona teslim ettik. Ama o güvenimizi kötüye kullandı. Şimdi herkes birbirine şüpheyle bakıyor. Bu sadece bizim değil, hepimizin sorunu! Güven olmadan komşuluk da olmaz!”

Salonda sessizlik oldu. Okan başını kaldırmadı bile. Derya ise ağlıyordu. Toplantıdan sonra kimse konuşmadı; herkes evine çekildi.

O gece Serhat’la uzun uzun konuştuk. “Elif,” dedi, “belki de taşınmalıyız buradan… Herkes bize farklı bakıyor artık.” İçim acıdı ama hak verdim. Ertesi hafta eşyalarımızı toplamaya başladık. Derya kapımıza geldiğinde son kez sarıldık; gözyaşlarımız birbirine karıştı.

Taşındıktan sonra hayatımız kolay olmadı. Yeni bir mahallede yeni insanlara güvenmek zordu. Serhat içine kapandı, ben ise eski günleri özledim durdum. Ama zamanla anladım ki; bazen en yakınındakinin ihaneti insanı en çok büyüten şeymiş.

Şimdi pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: İnsan bir daha nasıl güvenebilir? Siz olsanız ne yapardınız? Gerçek dostluk var mı gerçekten?