Sözler ve Sofralar: Her Şeyi Kaybettiğim Akşam
“Yeter artık, Sevda! Yemin ederim, bu sefer gerçekten bitti!” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. Ellerim titriyordu; bir elimde çay bardağı, diğerinde ise annemin bana çocukken hediye ettiği küçük bir tabak vardı. O an, hayatımın en zor kararını vermek üzere olduğumu biliyordum. Sevda ise masanın başında sessizce oturuyor, gözleriyle yere bakıyordu. Gözlerinin altındaki morluklar, geceler boyu uykusuz kaldığını anlatıyordu.
“Bitti mi? Gerçekten mi?” dedi Sevda, sesi neredeyse bir fısıltıydı. O an içimde bir şeyler koptu. Onunla evlendiğimiz gün verdiğim sözler aklıma geldi: “Sana huzur vereceğim, seni asla üzmeyeceğim.” Ama şimdi, huzurdan eser yoktu; sadece kırık dökük umutlar ve yitip giden hayaller vardı.
Her şey birkaç yıl önce başlamıştı. İstanbul’da küçük bir muhasebe ofisinde çalışıyordum. Hayatımız sade ama huzurluydu. Sonra ekonomik kriz patladı; iş yerim kapandı, işsiz kaldım. O günden sonra her şey değişti. İş bulmak için kapı kapı dolaştım ama yaşıma, diplomama, tecrübeme rağmen kimse bana iş vermedi. Eve her akşam eli boş dönmek, Sevda’nın gözlerinde yavaş yavaş kaybolan umudu görmek… İşte asıl acı buydu.
Bir gün Sevda’nın çocukluk arkadaşı Zeynep aradı. “Sevda, akşama bize gelsene, biraz kafa dağıtırsın,” dedi telefonda. O gece Sevda eve geç geldi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama gözleri yine de hüzünlüydü. “Zeynep’in eşi yeni bir iş bulmuş, çok mutlular,” dedi bana. İçimde kıskançlıkla karışık bir öfke kabardı. “Biz de mutlu olacağız,” dedim, “Sana söz veriyorum.” Ama o sözler artık havada asılı kalıyordu.
Aylar geçti. Borçlar birikti, evdeki huzur yerini sessizliğe bıraktı. Annem arada gelir, “Oğlum, Sevda’ya yazık ediyorsun,” derdi. Babam ise “Erkek dediğin ailesine bakar,” diye başımı öne eğdirirdi. Oysa ben de isterdim Sevda’yı mutlu etmeyi, ona güzel sofralar kurmayı… Ama elimden gelen sadece vaatlerdi.
Bir akşam Sevda yine geç geldi. Masaya iki tabak koydu; biri benim için, diğeri kendisi için. Ama yemek yoktu. “Bugün Zeynep’lerde yemek yedim,” dedi sessizce. İçimde bir şeyler çatırdadı. “Ben de sana sözlerle karın doyuruyorum zaten,” dedim acı acı gülerek. O an göz göze geldik; ikimiz de ağlamamak için kendimizi zor tuttuk.
Ertesi gün Sevda’nın telefonunda bir mesaj gördüm: “Her zaman yanında olacağım.” Gönderen: Zeynep’in eşi Murat’tı. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Akşam Sevda’ya sordum: “Bu ne demek?” O ise gözlerini kaçırdı: “Sadece arkadaşça… Bana iş bulmaya çalışıyor.”
Ama içimdeki şüphe büyüdü. Artık her hareketini sorgular oldum. Bir gün eve erken geldim; Sevda mutfakta telefonda konuşuyordu: “Bilmiyorum Murat, belki de her şeyden vazgeçmeliyim…” Kapının gıcırtısıyla irkildi, telefonu hemen kapattı.
O gece kavga ettik. “Beni Murat’a mı değişiyorsun?” diye bağırdım. O ise ağladı: “Seninle yaşamak çok zor oldu artık! Sadece biraz huzur istiyorum!”
Ertesi sabah annem aradı: “Oğlum, Sevda dün gece bize geldi, çok kötüydü.” Utancımdan yerin dibine girdim. Annem devam etti: “Bak oğlum, kadıncağız perişan olmuş… Ya toparlanırsınız ya da herkes yoluna gider.”
Bir hafta boyunca konuşmadık. Evde sadece saat tik takları duyuluyordu. Sonunda Sevda bavulunu topladı. “Ben gidiyorum,” dedi sessizce. “Belki de ikimiz de daha fazla acı çekmemeliyiz.”
O an dizlerimin bağı çözüldü; yere çöküp ağladım. “Gitme,” diyemedim bile… Çünkü biliyordum ki ona verecek ne bir umut ne de bir gelecek kalmıştı bende.
Sevda gittikten sonra ev bomboş kaldı. Annem arada uğradı; yemek getirdi ama hiçbir lokma boğazımdan geçmedi. Geceleri uykusuz kaldım; verdiğim sözleri düşündüm durdum.
Bir gün mahalledeki bakkal Mehmet Abi’ye rastladım. “Ne oldu oğlum sana böyle? Herkes konuşuyor…” dedi üzgün gözlerle. “Hayat işte Mehmet Abi,” dedim, “Bazen insan ne kadar çabalasa da yetemiyor.”
Aylar geçti; Sevda’dan haber alamadım. Bir gün sosyal medyada bir fotoğraf gördüm: Zeynep’in evinde büyük bir sofra kurulmuş, herkes gülüyor… Sevda da orada; yüzünde hafif bir tebessüm var ama gözleri yine hüzünlü.
Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir insanın karnını doyurmak mı daha önemli yoksa ona umut vermek mi? Ben hangisinde başarısız oldum? Sizce hangisi daha çok acıtır insanı?