Bir Zamanlar Dikemediğimiz Ağaç
“Yusuf, bak bana! Lütfen, bir kere olsun gözlerimin içine bak!”
Sesim titriyordu, ellerim masanın kenarına öyle sıkı tutunmuştu ki, parmaklarımın beyazladığını hissediyordum. Yusuf ise başını öne eğmiş, eski ceviz masanın üzerindeki çatlaklara bakıyordu. O an, evimizin salonunda, yıllardır biriktirdiğimiz her şeyin – umutların, hayallerin, kırgınlıkların – üzerimize yıkıldığını hissettim.
O akşam, Yusuf’un bana verdiği sözleri hatırladım. “Bir gün, şu arka bahçeye kocaman bir çınar dikeceğiz,” demişti. “Çocuklarımız gölgesinde oynayacak, biz de yaşlandıkça altında oturup çay içeceğiz.” Ama hayat, her zamanki gibi, planlarımızı dinlemedi. Yusuf’un hastalığı ansızın geldi; önce yorgunluk sandık, sonra doktorlar teşhis koydu: Akciğer kanseri. O günden sonra evimizdeki hava değişti. Her köşe, Yusuf’un sessizliğine büründü.
Hastane koridorlarında geçen aylar boyunca, Yusuf’un gözlerinde hep o pişmanlığı gördüm. “Keşke,” dedi bir gece, “keşke o ağacı dikseydik.” Ben ise ona umut vermeye çalıştım: “Daha vaktimiz var.” Ama yalan söyledim. İçimde bir yer biliyordu; zamanımız kalmamıştı.
Yusuf’u kaybettiğim gün, elimde sadece onun eski cep saati kaldı. Gümüş kaplaması yılların izini taşıyor, camı çatlamıştı. Saati ilk kez bana nişanlandığımızda göstermişti: “Dedemden kaldı,” demişti gururla. Şimdi ise o saat, Yusuf’un yokluğunun en ağır hatırasıydı.
Cenazeden sonra ev bomboş kaldı. Oğlumuz Emre İstanbul’da çalışıyordu; kızımız Zeynep ise İzmir’de üniversiteye başlamıştı. Herkes kendi acısıyla baş başa kalmıştı. Ben ise salonun köşesindeki eski dikiş makinesinin yanında oturup Yusuf’un saatini avuçlarımda döndürüyordum. Akrep ve yelkovan beşte otuzda durmuştu – o saatin neden orada takılı kaldığını asla öğrenemedim. Belki de Yusuf’un son nefesini verdiği anı gösteriyordu; belki de sadece tesadüftü.
Bir sabah, bahçeye çıkıp Yusuf’un hayalini gerçekleştirmeye karar verdim. Fidanlığı aradım; yaşlı bir adam telefonda bana “En iyi çınar fidanları bu mevsimde dikilir,” dedi. O gün yağmur yağıyordu ama umursamadım. Çamurlu toprakta dizlerimin üzerine çöktüm, ellerimle toprağı kazdım. Her kürek darbesinde Yusuf’un sesini duyar gibi oldum: “Helal olsun sana, Helin.”
Fidanı toprağa yerleştirirken gözyaşlarım yağmur damlalarına karıştı. Ellerim titriyordu ama vazgeçmedim. Sonra Yusuf’un saatini cebimden çıkardım ve köklerin yanına gömdüm. “Bu saat burada kalsın,” dedim fısıltıyla, “her zaman yanında olayım.”
O akşam çocukları aradım. Emre telefonda sessizdi; “Anne,” dedi sonunda, “babam için mi yaptın?” Sadece başımı sallayabildim ama o görmedi tabii. Zeynep ise ağladı; “Keşke yanında olabilseydim,” dedi. O an anladım ki, acı sadece bana ait değildi.
Günler geçtikçe bahçedeki fidan büyümeye başladı. Her sabah pencerenin önüne oturup ona bakıyordum. Komşular uğradıkça soruyorlardı: “Helin Hanım, bu çınarı kim dikti?” Ben ise gülümseyip geçiştiriyordum: “Bir hatıra için…”
Ama asıl fırtına ailemizde kopuyordu. Emre işinden ayrılıp eve dönmek istediğini söylediğinde kayınvalidem karşı çıktı: “Oğlumun mezarını bırakıp İstanbul’a mı gideceksin?” Emre ise bağırdı: “Baba hepimiz için çalıştı ama kendine hiç vakit ayırmadı! Ben de aynı hatayı yapmak istemiyorum!”
Zeynep ise üniversiteyi bırakıp eve dönmeyi düşündü ama ben izin vermedim: “Baban senin okumanı isterdi,” dedim. O ise gözyaşları içinde bana sarıldı: “Anne, ben de sensiz yapamıyorum.”
Ailemiz ilk kez bu kadar dağılmıştı; herkes başka bir şehirde, başka bir acıyla boğuşuyordu. Bir gece Emre ile uzun uzun konuştuk:
“Anne,” dedi sessizce, “babam neden hep susardı? Hiçbir zaman duygularını anlatmadı.”
“Bilmiyorum oğlum,” dedim, “belki de korkuyordu… Belki de bize yük olmak istemedi.”
O gece uyuyamadım. Yusuf’un sessizliğini düşündüm; onunla hiç konuşamadığımız şeyleri… Keşke ona daha çok sarılsaydım, keşke birlikte daha çok gülseydik.
Aylar geçti; bahçedeki çınar fidanı büyüdü. Bir gün komşu çocukları gölgesinde oyun oynarken gördüm. İçimde garip bir huzur hissettim; sanki Yusuf’un hayali gerçek olmuştu.
Ama yine de içimde bir boşluk vardı. O akşam pencerenin önünde otururken kendi kendime sordum:
“Bir insan sevdiklerine duygularını anlatmadan yaşarsa, geride ne bırakır? Bir ağaç mı? Bir saat mi? Yoksa sadece pişmanlık mı?”
Siz olsaydınız, sevdiklerinize ne bırakmak isterdiniz? Bir ağaç mı dikerdiniz yoksa onlara içinizi mi açardınız?