Aşkın Ardındaki Yalan: Genç Bir Adamın Ardında Kırılan Bir Kadının Hikayesi
“Gülseren Hanım, siz hâlâ mı buradasınız? Saat on oldu, eve gitmediniz mi?”
Bu sözleri duyduğumda, elimdeki çay bardağı titredi. Ofisteki son ışık bendim; herkes çoktan gitmişti. Yine de eve dönmek istemiyordum. Çünkü ev, bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Kocamı kaybedeli on yıl olmuştu, oğlum ise Almanya’da yaşıyordu. İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş bir kadındım artık.
O gece, bilgisayar ekranında sosyal medya bildirimleri arasında gezinirken, bir mesaj dikkatimi çekti. “Merhaba Gülseren Hanım, yazılarınızı çok beğeniyorum. Sizinle tanışmak isterim.” Adı Barış’tı. Profil fotoğrafında gülümseyen, gözlerinde hayat dolu bir adam… Yaşı benden küçük görünüyordu ama kaç yaşında olduğunu sormak istemedim hemen. Birkaç gün sonra sohbetlerimiz derinleşti. Barış’ın sesi, kelimeleri, bana gençliğimi hatırlatıyordu. “Siz çok zarif bir kadınsınız,” dediğinde yüzüm kızardı. Uzun zamandır kimse bana böyle güzel şeyler söylememişti.
İlk buluşmamızda heyecandan ellerim terledi. Barış, Kadıköy’deki küçük bir kafede beni bekliyordu. Üzerinde sade bir gömlek, gözlerinde içten bir bakış vardı. “Gülseren Abla, ben size abla demek istemiyorum. Sizinle konuşurken kendimi çok huzurlu hissediyorum,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı; yıllardır ördüğüm duvarlar çatladı sanki. Yaş farkımızı konuşmaktan kaçındık. O bana umut oldu, ben ona güven.
Aylar geçti. Barış hayatımın her alanına girdi. Sabahları günaydın mesajları, akşamları uzun telefon konuşmaları… Bir gün cesaretimi toplayıp ona sordum: “Barış, aramızda on yedi yaş var. Bu seni rahatsız etmiyor mu?” Gülümsedi: “Aşkın yaşı olmaz Gülseren. Senin yanında kendimi gerçek hissediyorum.” O an ona inandım. Belki de inanmaya çok ihtiyacım vardı.
Ama hayat bu kadar cömert değildi. Kız kardeşim Ayşe, Barış’ı ilk gördüğünde kaşlarını çattı: “Ablacığım, bu çocuk senden küçük değil mi? İnsanlar ne der?” Annem ise telefonda ağladı: “Kızım, adımızı iki paralık etme!” Oğlum ise bana haftalarca küstü. “Anne, sen ne yapıyorsun? Adam senden para isterse ne olacak?” dediğinde kalbim kırıldı ama Barış’a olan güvenim ağır bastı.
Bir gün Barış işsiz kaldığını söyledi. “Biraz sıkışığım Gülseren, bana borç verebilir misin?” dediğinde tereddüt etmedim. Emekli maaşımdan ona para gönderdim. Sonra tekrar istedi, sonra yine… Her seferinde kendimi haklı çıkardım: “O beni seviyor, zor durumda bırakmaz.” Ama içimde bir ses huzursuzdu.
Bir sabah telefonum çaldı. Barış’ın sesi telaşlıydı: “Gülseren, acil paraya ihtiyacım var yoksa başım belaya girecek!” O an gözümde Barış’ın yüzü değişti; bana bakan o sıcak gözler yerini yabancı bir bakışa bıraktı. O gün ona son kez para gönderdim ve gece boyunca ağladım.
Ertesi gün Barış ortadan kayboldu. Ne mesajlarına cevap verdi ne de aramalarıma döndü. Sosyal medya hesapları silinmişti. O an anladım; aşk sandığım şey bir yalandan ibaretti.
Günlerce evden çıkmadım. Annem aradı: “Kızım, bak gördün mü başına geleni?” Ayşe ise “Sana demiştim abla!” diye bağırdı telefonda. Oğlum ise sadece sustu; suskunluğu binlerce kelimeye bedeldi.
Kendime kızdım, utandım, öfkelendim… Ama en çok da yalnızlığıma yenildiğim için üzüldüm. İnsan yaşlandıkça umutlarının da yaşlandığını sanıyor ama öyle değilmiş; umut her yaşta taze kalabiliyor ve insan her yaşta kandırılabiliyormuş.
Bir akşamüstü camdan dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Ben mi çok safım yoksa insanlar mı çok acımasız? Aşk gerçekten var mı yoksa sadece yalnızlığımızı örtmek için uydurduğumuz bir masal mı?”
Sizce ben nerede hata yaptım? Güvenmek mi yanlış yoksa sevilmeye inanmak mı?