Kendi Gölgesinde Büyüyen Bir Evlat: Ailem İçin Yeterli Miydim?

“Yine mi geç kaldın, Emre?” Annemin sesi, mutfağın kapısından içeriye bir hançer gibi saplandı. Saat akşam yediyi on geçiyordu ve ben, işten eve yetişmek için metrobüste ayakta, ter içinde kalmıştım. Cevap veremedim, sadece başımı eğip ayakkabılarımı çıkardım. Babam salondan televizyonun sesini biraz daha yükseltti, belli ki tartışmaya dahil olmak istemiyordu. Annem ise sofrayı hazırlarken tabakları biraz daha sert bıraktı masaya.

Çocukluğumdan beri böyleydi. Hep bir beklenti, hep bir görev. İlkokulda karnemde bir tane dokuz olunca, “Neden on değil?” diye sorulurdu. Lisede burs kazandığımda, “Daha iyi bir okul olamaz mıydı?” dediler. Üniversiteye girdiğimde ise, “Mezun olunca hemen iş bulacaksın değil mi?” diye baskı yaptılar. Ben de hep daha fazlasını vermeye çalıştım; çünkü sevgilerini ancak böyle hak edebileceğime inanmıştım.

Ama ne verirsem vereyim, yetmiyordu. Üniversiteyi dereceyle bitirdim, iş buldum, eve para gönderdim. Kardeşim Zeynep’in dershane masraflarını üstlendim. Babamın tansiyon ilacını almak için geceleri nöbetçi eczane aradım. Annemin mutfak robotu bozulunca maaşımın yarısını ona verdim. Ama her seferinde yeni bir istek, yeni bir sitem…

Bir gün işten eve dönerken telefonum çaldı. Annemdi.

“Emre, bu ay elektrik faturası çok gelmiş. Senin de odanda bilgisayar hep açık kalıyor. Biraz dikkat etsen diyorum.”

“Anne, ben zaten evde pek durmuyorum ki… Faturayı öderim, merak etme.”

“Zaten ödersin de… Biraz da düşünceli olsan keşke.”

O an içimde bir şeyler koptu. Sanki ne yaparsam yapayım, asla yeterli olmayacaktım.

Bir akşam Zeynep’le mutfakta çay içerken ona sordum:

“Zeynep, sence ben iyi bir abi miyim?”

Gözlerini kaçırdı. “Sen hep çok çalışıyorsun abi… Ama annemle babam bazen senin soğuk olduğunu söylüyor.”

Soğuk… Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. Sadece belli etmemeye çalışıyordum. Çünkü duygularımı gösterirsem, zayıf olduğumu düşünürlerdi.

Bir gün iş yerinde büyük bir hata yaptım. Müdürüm çağırdı, “Emre, bu sana yakışmadı,” dedi. O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Eve dönerken anneme anlatmak istedim; belki ilk defa bana sarılır, “Olsun oğlum, insan bazen hata yapar,” der diye umut ettim.

Eve girdiğimde annem yine faturaları karıştırıyordu.

“Anne, bugün işte kötü bir gün geçirdim,” dedim.

Başını kaldırmadan, “Senin yaşında baban iki çocuk büyütüyordu Emre,” dedi.

O an anladım ki, benim duygularımın burada yeri yoktu.

Geceleri odama çekilip sessizce ağladığım çok oldu. Kendimi camdan dışarı bakarken buluyordum; İstanbul’un ışıkları arasında kaybolmuş hissediyordum. Arkadaşlarım hafta sonları buluşup eğlenirken ben evde kalıp ailemin ihtiyaçlarını düşünüyordum.

Bir gün babam hastalandı. Hastaneye kaldırdık. Bütün gece başında bekledim. Sabah annem geldi ve bana şöyle dedi:

“Sen olmasan ne yapardık bilmiyorum Emre… Ama keşke babanın yanında daha çok dursaydın eskiden.”

Yine eksiktim… Yine yetmemiştim.

Bir akşam işten eve dönerken metrobüste yanımda oturan yaşlı bir amca bana döndü:

“Oğlum, çok yorgun görünüyorsun.”

Gülümsedim. “Biraz öyleyim amca.”

“Evlatlık zor iştir,” dedi. “Ama unutma, önce kendine iyi bakacaksın ki başkalarına da faydan olsun.”

O gece eve gidince uzun uzun düşündüm. Ben kimdim? Sadece ailemin ihtiyaçlarını karşılayan biri miydim? Yoksa kendi hayalleri olan bir insan mıydım?

Bir sabah anneme ve babama oturup konuşmak istediğimi söyledim.

“Anne, baba… Ben elimden geleni yapıyorum ama bazen kendimi hiç görülmüyormuş gibi hissediyorum.”

Annem hemen lafa girdi: “Biz seni düşünüyoruz Emre! Her şey senin iyiliğin için.”

“Biliyorum anne ama… Ben de yoruluyorum. Ben de bazen destek görmek istiyorum.”

Babam sessizce başını salladı. Annem ise gözlerini kaçırdı.

O günden sonra bazı şeyler değişti mi? Belki biraz… Ama en çok ben değiştim. Artık kendi sınırlarımı koymayı öğrenmeye başladım. Her isteğe ‘evet’ dememeyi, bazen ‘hayır’ demenin de sevgiye zarar vermeyeceğini fark ettim.

Ama hâlâ geceleri bazen kendi kendime soruyorum: Bir evlat olarak gerçekten yeterli miydim? Yoksa ailemin sevgisini kazanmak için kendimi feda etmek zorunda mıydım? Sizce bir insan ne zaman gerçekten ‘yeterli’ olur?