Bir İyilikle Başlayan Kabus: Komşuluk, Güven ve İhanet
“Ne olur, Zeynep abla, çocukları bir saatliğine sana bırakabilir miyim? Acile gitmem lazım, annem fenalaştı.”
Ayşe’nin gözleri dolu dolu, sesi titrek. O an düşünmeden kabul ettim. Bizim apartmanda herkes birbirini tanır, yardımlaşmak adettendir. Kendi çocuklarım da evdeydi zaten; üç çocuk bir arada oynar, ne olacak ki? Ayşe’nin altı yaşındaki kızı Elif’i ve dört yaşındaki oğlu Kerem’i içeri aldım. O gün, hayatımın en büyük hatasını yaptığımı bilmiyordum.
Çocuklar salonda oyuncaklarla oynarken ben mutfakta çay koyuyordum. Kızım Duru, Elif’le bebek evini kurmuş, oğlum Efe ise Kerem’le arabaları yarıştırıyordu. Her şey sıradandı. Bir ara Kerem ağladı, oyuncak arabası kırılmış. Hemen yanına koştum, sarıldım, sustu. O kadar.
Ayşe iki saat sonra geldiğinde gözleri şişmişti. “Allah senden razı olsun Zeynep abla,” dedi. “Annem iyiymiş, tansiyonu düşmüş.” Çocuklarını alıp gitti. O gece içim huzurluydu; bir insana yardım etmenin verdiği o güzel hisle uyudum.
Ama ertesi sabah kapı çalındı. İki polis ve bir sosyal hizmet görevlisi. “Zeynep Hanım, sizinle çocuklar hakkında konuşmamız gerekiyor.”
O an dizlerimin bağı çözüldü. “Ne oldu ki?” dedim şaşkınlıkla.
“Bir ihbar aldık,” dedi polislerden biri. “Evde çok sayıda çocuk olduğu ve çocukların bakımsız bırakıldığı yönünde.”
Kafamdan kaynar sular döküldü. “Ne diyorsunuz siz? Ben sadece komşuma yardım ettim!”
Sosyal hizmet görevlisi içeri girdi, çocukları gördü. Evin her köşesini inceledi; mutfağı, banyoyu, çocukların odasını… Duru ve Efe korkmuştu. Ben ise öfke ve çaresizlik arasında sıkışmıştım.
O gün apartmanda dedikodu aldı başını gitti. “Zeynep’in evinde ne olmuş?” “Çocuklar aç mı bırakılmış?” “Polis gelmiş!”
Kocam Murat akşam eve geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Ne oluyor Zeynep? İşyerinde bile konuşuluyor.”
Ağlayarak anlattım her şeyi. Murat başını ellerinin arasına aldı. “İnsanlara güvenmek bu kadar mı zorlaştı?” dedi sessizce.
O gece uyuyamadım. Kim ihbar etmişti? Ayşe olamazdı; ona yardım etmiştim. Ama başka kim bilebilirdi ki? Belki de üst kattaki Nermin Hanım… Geçen hafta apartman toplantısında bana laf sokmuştu: “Çocuklarınız çok gürültü yapıyor.”
Ertesi gün Ayşe’ye sordum: “Sen mi birine söyledin? Polis geldi dün.”
Ayşe şok oldu: “Yemin ederim ben kimseye bir şey demedim! Allah aşkına Zeynep abla, ben sana minnettarım.”
Ama Nermin Hanım’la karşılaştığımda yüzündeki o alaycı gülümsemeyi gördüm. “Her şey yolunda mı Zeynep Hanım? Dün polisler vardı da…”
İçimde bir şey koptu o an. “Siz mi ihbar ettiniz?” dedim öfkeyle.
Omuz silkti: “Ben sadece çocukların iyiliğini düşündüm.”
O günden sonra apartmandaki herkes bana mesafeli davranmaya başladı. Çocuklarımı parka götürdüğümde anneler yanımıza yaklaşmıyor, fısıldaşıyorlardı. Duru eve ağlayarak geldi: “Anne, arkadaşlarım benimle oynamıyor.”
Murat işyerinde huzursuzdu; patronu ima etti: “Ailevi sorunlarınız varsa izin alabilirsiniz.”
Bir hafta sonra sosyal hizmetten tekrar geldiler. Evi tekrar kontrol ettiler, çocuklarla konuştular. Duru’ya sordular: “Annen sana bağırıyor mu?” Efe’ye: “Evde aç kalıyor musun?” Çocuklar korkudan cevap veremedi.
Ben ise her gece aynı soruyu sordum kendime: Bir insana yardım etmek bu kadar mı tehlikeli? Komşuluk bu mudur? Nermin Hanım’ın kıskançlığı yüzünden hayatımız cehenneme döndü.
Ayşe bir gün kapımı çaldı, elinde bir tabak börekle: “Zeynep abla, sana ne desem az… Benim yüzümden başına gelmeyen kalmadı.”
Onu teselli ettim: “Senin suçun yok Ayşe. Suçlu olan insanlar arasındaki güvensizlik.”
Ama içimdeki yara büyüdü de büyüdü. Çocuklarımın gözlerindeki korku, Murat’ın sessizliği, apartmandaki yalnızlık… Her şey üstüme üstüme geldi.
Bir gün Duru yanıma geldi: “Anne, biz kötü insanlar mıyız?”
O an gözyaşlarımı tutamadım. Hayır kızım, biz sadece iyi niyetimizin kurbanı olduk.
Şimdi hâlâ düşünüyorum: Bir insana yardım etmek için iki kere mi düşünmeliyiz? Yoksa komşuluk artık sadece kapalı kapılar ardında mı yaşanmalı? Siz olsanız ne yapardınız?