Eski Kayınpederimden Gelen Çiçekler: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yine mi çiçek?” diye içimden geçirdim, kapının önünde duran kuryeye bakarken. Elindeki büyük, gösterişli buketi bana uzatırken gözlerinde hafif bir merak vardı. “Zehra Hanım’a, imza lütfen.” Ellerim titreyerek kalemi tuttum. Kartı açtığımda ise içimde bir şeyler koptu: “Güzel Zehra’ya.” Sadece iki kelime. Ama bu iki kelime, son iki yıldır hayatımda süren sessiz fırtınayı yeniden başlattı.
Boşandığımdan beri, her ayın ilk haftasında kapıma bir buket çiçek geliyor. İlk başta eski eşim Murat’tan geldiğini düşündüm. Sonra, onun yeni hayatına çoktan başladığını, benimle hiçbir bağı kalmadığını anladım. Annem, “Belki de yeni bir başlangıçtır kızım,” dediğinde gözlerimi kaçırdım. Çünkü ben, her çiçeğin ardında başka bir gölge olduğunu hissediyordum.
O gün, çiçekleri masanın üzerine koyup kartı tekrar tekrar okudum. Annem mutfakta yemek yaparken, babam televizyonun karşısında uyukluyordu. Ben ise içimdeki boşluğa bakıyordum. Boşanmak kolay değildi; hele ki Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşıyorsanız… Herkesin gözü üzerinizde, her laf size dokunuyor. “Kocasıyla yapamamış,” diyorlar arkamdan. “Bir kadın isterse her şeyi düzeltir,” diyenler bile var.
Ama kimse bilmiyor ki ben Murat’la evliliğimde ne kadar yalnızdım. Onun ailesinin evinde, kayınvalidemin sürekli eleştirileriyle, kayınpederimin ise sessiz bakışlarıyla boğuluyordum. Murat işten geç gelir, bana dönüp bakmazdı bile. Bir gün mutfakta kayınpederim Hasan Bey’le yalnız kaldık. O anı hiç unutamıyorum.
“Zehra kızım, iyi misin?” dedi yavaşça. Gözlerim dolmuştu ama cevap veremedim. O sadece başımı okşadı ve “Her şey geçer,” dedi. O günden sonra bana hep nazik davrandı, ama aramızda tuhaf bir bağ oluştu. Murat’la tartışmalarımız arttıkça, Hasan Bey’in ilgisi de arttı. Bir gün bana gizlice bir kitap verdi: “Kendini bulmak için.”
Boşandıktan sonra kasabada dedikodular başladı. Annem dışarı çıkmamı istemedi; babam ise “Kız kısmı dul olunca göze batar,” dedi. Ben ise her sabah aynada kendime bakıp “Ben kimim?” diye sordum. İş bulmak istedim ama kasabada dul bir kadına iş vermek istemediler. Sadece eski kayınpederim arada bir arayıp “Bir ihtiyacın var mı?” diye soruyordu.
Çiçeklerin ilk geldiği gün annem çok şaşırmıştı. “Kim gönderiyor bunları?” diye sorduğunda omuz silktim. Ama içimde bir korku vardı: Ya Hasan Bey ise? Bu düşünceyle utandım, öfkelendim, ama aynı zamanda kendimi yalnız hissetmedim.
Bir akşam annemle sofrada otururken konu yine açıldı:
— Zehra, bak kızım… Bu çiçekleri gönderen kimse, belli ki seni düşünüyor. Belki de yeni bir şans…
— Anne, ben istemiyorum artık kimseyi! Yoruldum…
— Kızım, hayat böyle geçmez ki…
O gece odama çekildim ve kartları tek tek çıkardım. Her biri aynı el yazısıyla yazılmıştı: “Güzel Zehra’ya.” O an karar verdim; bu gizemi çözmeliydim.
Ertesi gün çiçekçi dükkanına gittim. Dükkan sahibi Ayşe Hanım beni görünce gülümsedi:
— Yine mi çiçekler Zehra? Ne şanslısın vallahi!
— Ayşe Abla, lütfen… Kim gönderiyor bu çiçekleri? Bana söylemek zorundasın.
Ayşe Hanım başını eğdi:
— Valla Zehra’cığım, gönderenin adını vermem yasak ama… Bazen yaşlıca bir adam geliyor, çok kibar biri…
O an içimdeki şüphe gerçek oldu. Hasan Bey…
Eve dönerken ellerim buz kesti. Hasan Bey’in bana neden böyle davrandığını anlamaya çalıştım. Belki de sadece bana destek olmak istiyordu; belki de yalnızlığımı görmüştü. Ama kasabada bu tür şeyler hemen yanlış anlaşılırdı.
O gece Hasan Bey’i aradım:
— Hasan Bey… Siz misiniz? Çiçekleri siz mi gönderiyorsunuz?
Bir süre sessizlik oldu.
— Zehra kızım… Evet, ben gönderdim. Ama yanlış anlama; sadece iyi olmanı istedim.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
— Neden? Neden ben?
— Çünkü senin ne kadar güçlü olduğunu gördüm. Kimse seni anlamıyor; ama ben anlıyorum.
O günden sonra Hasan Bey’le aramızda tuhaf bir dostluk başladı. Bana kitaplar getirdi, bazen uzun uzun konuştuk. Ama annem ve babam bu durumu fark edince evde kıyamet koptu.
— Zehra! Ne yapıyorsun sen? Eski kayınpederinle görüşmek ne demek? İnsanlar ne der!
Babam öfkeyle masaya vurdu:
— Bu eve rezillik getireceksen git kendi yoluna!
Annem ağladı; ben ise odama kapanıp saatlerce düşündüm.
Kasabada dedikodular yayıldı; “Zehra eski kayınpederine göz koymuş,” dediler. Oysa aramızda sadece dostluk vardı; ama kimse buna inanmadı.
Bir gün Hasan Bey bana şöyle dedi:
— Zehra, insanlar ne derse desin… Sen kendi yolunu çizmelisin.
Ama ben korktum; ailemi kaybetmekten, toplumun baskısından korktum.
Sonunda Hasan Bey’e veda ettim; ona teşekkür ettim ama artık görüşemeyeceğimizi söyledim. O sadece başını salladı ve “Sen mutlu ol yeter,” dedi.
Şimdi her sabah aynaya bakıyorum ve kendime soruyorum: Ben kendi hayatımı mı yaşayacağım, yoksa başkalarının beklentilerine göre mi şekilleneceğim? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi yolunuzu seçmeye cesaret edebilir miydiniz?