Köyde Kırılan Kalbim: Bir Yaz Gecesi Hikayesi
— Yeter artık! — diye bağırdım, valizimi yere fırlatırken. Annemin eski evinin kapısında, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. İstanbul’da geçen onca yılın ardından, ilk kez bu kadar çaresiz ve yalnız hissediyordum. Annem kapının önünde durmuş, ellerini önünde birleştirmişti. Gözlerinde hem endişe hem de hafif bir öfke vardı.
— Ne oldu kızım, yine neyin var? — dedi, sesi titrek ama kararlıydı.
— Hiçbir şeyim yok anne! Sadece… Sadece artık dayanamıyorum. Her şey üstüme geliyor. İstanbul’da boğuluyorum! — dedim, gözlerimi kaçırarak.
Annem derin bir iç çekti. “Gel içeri, soğukta kalma,” dedi. Evin içine adım attığımda, çocukluğumun kokusu burnuma doldu: taze pişmiş ekmek, sabun ve biraz da eski tahta. O an anladım ki, ne kadar uzağa gitsem de, geçmişimden kaçamıyordum.
İlk geceyi uykusuz geçirdim. Yatakta dönüp dururken, İstanbul’daki işimi, sevgilim Emre’yle yaşadığım son tartışmayı ve babamın yıllar önce bizi terk edişini düşündüm. Annem sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamıştı. Masada taze yumurta, domates ve köy ekmeği vardı. Ama boğazımdan tek lokma geçmedi.
— Kızım, bak hâlâ zayıflamışsın. Şehir seni iyice eritmiş. — dedi annem, göz ucuyla bana bakarak.
— Anne, lütfen… — dedim yorgun bir sesle.
O gün köyde dolaşmaya çıktım. Her şey bana yabancıydı; çocukken oynadığım bahçe bile küçülmüş gibiydi. Komşu Ayşe teyze beni görünce şaşırdı:
— Aaa Elif, sen misin? Ne zamandır gelmiyorsun! İstanbul’da işler yolunda mı?
Yutkundum. “İyi Ayşe teyze, işte… Biraz kafa dinlemeye geldim,” dedim.
Köyde herkes birbirini tanırdı ve herkesin bir fikri vardı. Akşam olunca annemle oturup çay içerken konu dönüp dolaşıp babama geldi.
— Babanı affetmek zorundasın Elif. İnsan kendini affetmeden huzur bulamaz, — dedi annem, gözleri uzaklara dalmış.
— Anne, o bizi terk ettiğinde ben on yaşındaydım! Sen her şeyi unutmuş olabilirsin ama ben unutmadım! — diye bağırdım istemsizce.
Bir an sessizlik oldu. Annem başını eğdi. O an içimdeki öfkenin sadece babama değil, anneme de olduğunu fark ettim. Beni burada bırakıp kendi acısıyla baş etmeye çalışmıştı yıllarca.
Geceleri köyün sessizliğiyle baş başa kalınca, kendi iç sesimi duymak zorunda kaldım. İstanbul’da gürültüye sığınmıştım hep; burada ise kaçacak hiçbir yer yoktu. Bir gece damda yıldızlara bakarken kendi kendime sordum: “Ben kimim? Ne istiyorum?”
Bir hafta sonra Emre aradı. Telefonu açmadım. Sonra bir mesaj: “Neredesin Elif? Merak ediyorum.” Cevap vermedim. Onunla olan ilişkim de babamla olan ilişkim gibi yarım kalmıştı; ne tam kopabiliyor ne de tam bağlanabiliyordum.
Bir akşam köy meydanında gençlerle otururken, çocukluk arkadaşım Mehmet yanıma geldi.
— Elif, seni böyle görmeyeli çok olmuş. Şehir insanı değiştiriyor mu gerçekten?
Gülümsedim acı acı: “Bilmiyorum Mehmet. Belki de insan kendini kaybediyor şehirde… Ya da burada buluyor tekrar.”
Mehmet bana uzun uzun baktı: “Bazen geçmişle barışmadan geleceğe yürüyemezsin,” dedi.
O gece annemle uzun uzun konuştuk. Ona ilk kez babama dair hissettiklerimi anlattım; kırgınlığımı, özlemimi ve korkularımı… Annem ağladı, ben de ağladım. O an aramızdaki duvarların biraz olsun yıkıldığını hissettim.
Köyde geçirdiğim günler bana sabretmeyi öğretti. Her sabah güneşin doğuşunu izlemek, tarlada çalışan kadınların sohbetine kulak vermek, akşamları yıldızların altında sessizce düşünmek… Hepsi bana kendimi yeniden hatırlattı.
Bir gün babamdan bir mektup geldi. Yıllardır ilk kez… El yazısı titrekti: “Kızım Elif, belki beni affetmezsin ama bil ki seni hep sevdim. Hayat bazen insanı yanlış yollara sürüklüyor. Umarım bir gün yüz yüze konuşabiliriz.” Mektubu okurken ellerim titredi. Gözyaşlarımı tutamadım.
O gece damda yıldızlara bakarken kendi kendime sordum: “Affetmek mümkün mü? Geçmişi bırakıp yeniden başlayabilir miyiz?”
Köyde geçirdiğim o yaz bana şunu öğretti: Kaçtığımız her şey aslında içimizde saklı; ne kadar uzağa gidersen git, kendinden kaçamazsın.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç geçmişinizle yüzleşmek zorunda kaldınız mı? Affetmek mi daha zor, unutmak mı?