Çocuklarımı Büyüttüm, Onları Ayakta Tutan Ben Oldum. Şimdi Sıra Bende mi?
“Anne, bak gerçekten anlamıyorsun galiba. Bizim evde yer yok, çocuklar büyüdü, odalar dolu. Birkaç gün idare et ama sonra bir çözüm bulmamız lazım.”
Oğlum Emre’nin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Elimde eski valizim, apartman kapısının önünde öylece kalakaldım. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. Çünkü anneler güçlü olurdu, değil mi? Ben de yıllarca öyleydim. Ama şimdi, altmış beş yaşında, emekli maaşı yetmeyen, kiralık ev bulamayan bir kadın olarak oğlumun kapısında bekliyordum.
Hayatım boyunca hep başkalarını düşündüm. Gençliğimde, üniversiteyi bitirip öğretmen oldum. O zamanlar hayallerim vardı; kendi ayaklarım üstünde duracak, çocuklarımı özgür ve mutlu yetiştirecektim. Sonra Mehmet’le tanıştım. Başlarda her şey güzeldi. Ama evlilik kısa sürede ağır bir yüke dönüştü. Mehmet’in öfkesi, ilgisizliği ve ailesinin bitmek bilmeyen baskıları arasında sıkışıp kaldım. Yine de çocuklarım için dayandım. Emre ve Zeynep… Onlar için her şeyi göze aldım.
Mehmet’ten boşanmak kolay olmadı. Ailem “Boşanmış kadın damgası yersin” dedi, komşular arkamdan konuştu. Ama ben sustum, dişimi sıktım. Çocuklarımı aldım ve küçük bir eve taşındık. Geceleri ders çalıştırdım, gündüzleri ek işlerde çalıştım. Onlara güzel bir gelecek sunmak için saçımı süpürge ettim.
Yıllar geçti, Emre mühendis oldu, Zeynep hemşire. Onların mezuniyetlerinde gözyaşlarımı tutamamıştım; “Başardık!” demiştim içimden. Sonra evlendiler, kendi hayatlarını kurdular. Ben ise emekli oldum, küçük maaşımla idare etmeye başladım.
Ama hayat bu ya… Ev sahibi evi sattı, yeni gelen adam “Kira iki katına çıkacak” dedi. Benim maaşla o kirayı ödemem imkânsızdı. Zeynep’e açıldım önce:
“Anneciğim, bizim evde de durum zor biliyorsun. Kayınvalidem de bizde kalıyor zaten…”
O an anladım ki, yıllarca çocuklarımı ayakta tutmak için verdiğim mücadele şimdi bana yük olmuştu. Kimseye yük olmak istemiyordum ama başka çarem de yoktu. Emre’ye geldim işte…
Oğlumun eşi Derya kapıyı açtı; yüzünde zoraki bir gülümseme vardı.
“Hoş geldin anneciğim… Çocuklar odalarında ders çalışıyorlar, sessiz olursan seviniriz.”
Küçük bir bavul ve bir poşetle salona geçtim. Koltukta otururken içimdeki yalnızlık büyüdü. Akşam yemeğinde herkes sessizdi. Derya tabağımı önüme koyarken göz göze gelmemeye çalıştı.
Gece olunca Emre yanıma geldi:
“Anne, bak gerçekten anlamıyorsun galiba…”
İşte o an anladım: Ben artık bu evde fazlaydım.
Ertesi gün sabah erkenden çıktım dışarıya. Parkta oturdum uzun süre. Yanımdaki bankta yaşlı bir amca vardı; elinde gazetesiyle bana bakıp gülümsedi.
“Evlatların yanında mı kalıyorsun?” dedi.
Başımı salladım.
“Ben de öyleydim,” dedi iç çekerek. “Ama insan bir süre sonra anlıyor ki, kimsenin hayatında yerimiz yok artık.”
O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Yıllarca çocuklarımı korumak için savaştım; şimdi ise kendi hayatımı koruyamıyordum.
Bir hafta geçti; Emre ve Derya’nın evinde her gün biraz daha küçüldüm sanki. Torunlarım bile bana yabancı gibi davranıyordu. Bir akşam Derya mutfakta fısıltıyla Emre’ye;
“Ne zaman gidecek? Annem aradı, ona da gidemem ki…”
O gece uyuyamadım. Sabah erkenden kalkıp Emre’ye;
“Oğlum,” dedim, “Ben başka bir çözüm bulacağım.”
Emre başını eğdi:
“Anne… Biliyorum sana haksızlık ediyoruz ama gerçekten çok zor durumdayız.”
Çantamı topladım ve çıktım evden. Sokakta yürürken içimde bir boşluk vardı. Belediyenin yaşlılara yönelik sosyal hizmetlerini araştırdım; sıraya girdim, form doldurdum. Ama herkes gibi ben de beklemek zorundaydım.
Bir gün eski komşum Ayşe Hanım’la karşılaştım pazarda.
“Ne oldu sana böyle?” dedi şaşkınlıkla.
Anlattım olanları; gözleri doldu.
“Benim de başıma geldi,” dedi sessizce. “Kızımın yanında iki ay kaldım, sonra bana ‘Artık kendi yolunu bul’ dedi.”
Ayşe Hanım’ın önerisiyle kadın dayanışma derneğine gittim. Orada benim gibi onlarca kadın vardı; hepsi çocukları için yıllarını vermiş, şimdi ise yalnız kalmıştı.
Bir gün dernekte sohbet ederken Sevgi Abla şöyle dedi:
“Biz çocuklarımızı büyütürken kendimizi unuttuk. Şimdi onlar bizi unutuyor.”
O söz içime işledi.
Geceleri eski fotoğraflara bakarken kendime soruyorum: Nerede yanlış yaptık? Çocuklarımızı çok mu koruduk? Kendi hayatımızdan vazgeçmekle hata mı ettik?
Şimdi küçük bir oda kiraladım; belediyeden aldığım destekle zar zor geçiniyorum. Arada Emre arıyor; kısa konuşuyoruz. Zeynep ise bayramlarda uğruyor.
Bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Bir anne olarak görevimi yaptım mı? Yoksa kendimi feda ederek çocuklarıma kötülük mü ettim?
Sizce anneler yaşlandığında çocuklarının yanında yer bulamaması kader mi? Yoksa bu bizim toplumumuzun görmezden geldiği bir gerçek mi?