Her Gün Kaynanamla: Hayatımı Cehenneme Çeviren Kadın
“Senin gibi bir gelin görmedim, kızım! Akşamdan kalan bulaşıklar hâlâ ortada. Emre işten gelince ne yiyecek bu çocuk?”
Kaynanam Şükran Hanım’ın sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki bardağı lavaboya bırakırken içimde bir öfke dalgası yükseldi. O an, kendi evimde ne kadar yabancı hissettiğimi fark ettim. Oysa Emre’yle evlenirken hayalini kurduğum hayat bu değildi. Kendi evimizde, kendi kurallarımızla, huzurlu bir yuva… Ama Şükran Hanım’ın babasının kalp krizi geçirmesiyle köyden apar topar İstanbul’a taşınması ve bizimle yaşamaya başlaması, her şeyi altüst etti.
İlk başlarda, “Geçici bir durum,” dedim kendime. “Biraz sabret, her şey düzelir.” Ama günler haftalara, haftalar aylara döndü. Şükran Hanım’ın geçiciliği kalıcılığa evrildi. Evdeki her şeye karışıyor, Emre’nin yanında bana laf sokuyor, hatta bazen misafirlerimizin önünde bile beni küçük düşürüyordu.
Bir akşam Emre işten yorgun argın geldiğinde, sofrada iki tabak eksikti. Şükran Hanım hemen atıldı:
“Bak oğlum, ben olmasam aç kalacaksınız vallahi! Senin hanım hâlâ alışamadı ev işine.”
Emre başını öne eğdi, bana bakmadı bile. O an içimde bir şeyler koptu. Ne zaman kendimi savunmaya kalksam, “Anneciğim haklı,” diyerek arkamda durmuyordu. Sanki ben bu evde fazlalıktım.
Bir gece, yatak odasında Emre’ye dayanamayıp sordum:
“Emre, annenin bu tavırlarına daha ne kadar göz yumacaksın? Ben artık dayanamıyorum.”
Emre gözlerini kaçırdı:
“Ne yapayım Elif? Kadıncağız zaten zor günler geçiriyor. Biraz daha sabret.”
Sabretmek… Sanki yıllardır başka bir şey yapmıyordum. Sabahları Şükran Hanım benden önce kalkar, kahvaltıyı hazırlar, sonra da bana laf sokardı:
“Sen gençsin ya, uyuyup kalırsın tabii. Bizim zamanımızda kadınlar güneş doğmadan kalkardı.”
Bir gün annem aradı. Sesimi duyunca hemen anladı bir şeylerin ters gittiğini:
“Elif, kızım iyi misin? Sesin çok kötü geliyor.”
Dayanamadım, ağlamaya başladım. Annem sustu, sadece dinledi. Sonra yavaşça dedi ki:
“Kızım, kendi evinde mutsuz olacaksan o evin anlamı yoktur. Kendini kaybetme.”
O gece uzun uzun düşündüm. Evliliğim için mi, yoksa kendi huzurum için mi savaşmalıydım? Ertesi sabah Şükran Hanım mutfakta yine bana laf sokarken dayanamadım:
“Şükran Hanım, ben de insanım. Lütfen bana biraz saygı gösterin.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Şükran Hanım gözlerini kısıp bana döndü:
“Sen bana saygı mı öğreteceksin? Ben bu eve oğlumun hatırı için geldim. Sen olmasaydın ben şimdi köyümdeydim!”
O an anladım ki, bu savaşta yalnızdım. Emre ise arada kalmıştı; annesiyle karısı arasında sıkışıp kalmış bir adam…
Bir akşam Emre işten geç geldi. Yorgun ve moralsizdi. Sofrada üçümüz otururken Şükran Hanım yine başladı:
“Elif’in yaptığı yemekler tuzsuz oluyor oğlum. Senin tansiyonun düşük diye mi böyle yapıyor?”
Emre başını kaldırmadan tabağına baktı:
“Anne yeter artık! Elif’in üstüne çok gidiyorsun.”
İlk defa Emre’den böyle bir tepki duydum. Şükran Hanım şaşkınlıkla bana baktı, sonra suratını asıp odasına çekildi. O gece Emre’yle uzun uzun konuştuk.
“Elif,” dedi, “Biliyorum sana çok yük bindirdik. Annem zor bir kadın ama başka gidecek yeri yok.”
“Peki ya ben?” dedim gözlerim dolarak. “Benim gidecek yerim var ama gitmek istemiyorum! Bu evde huzur istiyorum.”
Emre sustu. O günden sonra aramızdaki mesafe büyüdü. Şükran Hanım ise daha da hırçınlaştı; bazen eşyalarımı karıştırıyor, bazen de telefonumu izinsiz alıyordu.
Bir gün işten eve döndüğümde yatak odamda valizimi açık buldum. İçinde kıyafetlerim dağılmıştı. Şükran Hanım kapıda dikiliyordu:
“Evi topluyorum Elif Hanım! Senin eşyaların hep dağınık.”
Artık sabrım kalmamıştı:
“Burası benim odam! Lütfen eşyalarıma dokunmayın!”
Şükran Hanım bağırmaya başladı:
“Ben olmasam bu ev batacak! Senin gibi gelin görmedim!”
O gece annemi aradım ve ağlayarak dedim ki:
“Anne ben dayanamıyorum artık.”
Annem sessizce dinledi ve sonra dedi ki:
“Kızım, bazen insan kendi sınırlarını çizmek zorunda kalır. Evlilik iki kişi arasında olur; üçüncü biri girerse o evde huzur kalmaz.”
Ertesi gün Emre’yle konuştum:
“Emre ya annen başka bir yere taşınacak ya da ben gideceğim.”
Emre uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu:
“Elif, seni kaybetmek istemiyorum ama annemi de ortada bırakamam.”
İşte o an anladım; bazen en sevdiklerimiz arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. O seçim ise insanın içini parçalıyor.
Sonunda kararımı verdim; birkaç günlüğüne annemin yanına gitmeye karar verdim. Evden çıkarken Şükran Hanım arkamdan bağırdı:
“Git bakalım! Oğlum da görsün senin gerçek yüzünü!”
Kapıyı kapatırken içimde hem bir acı hem de hafif bir rahatlama vardı.
Şimdi annemin evinde otururken düşünüyorum: Bir kadının kendi evinde huzur bulamaması ne kadar acı… Peki siz olsaydınız ne yapardınız? Sevdiğiniz adam için daha ne kadar fedakârlık yapardınız?