Bir Yalnızlık Gecesi: Gülizar Teyze’nin Hikayesi
“Yine gelmediler… Yine kimse gelmedi.” Gözlerim camdan dışarıya, karla kaplanmış bahçeye takılı kaldı. Huzurevinin loş koridorlarında yankılanan ayak sesleri, kalbimdeki boşluğu daha da büyütüyordu. Bir zamanlar çocuklarımın neşeli kahkahalarıyla dolan evimiz şimdi sadece anılarımda yaşıyordu.
Yanımda oturan Ayşe Hanım, elini hafifçe dizime koydu. “Belki yollar kapalıdır, Gülizar. Belki gelirler birazdan.” dedi, sesi titrek ve umutsuzdu. O da benim gibi bekliyordu; oğlu Almanya’dan arayacak diye umut ediyordu her yılbaşı gecesi. Ama telefon hiç çalmıyordu.
İçimde bir sızı, boğazımda düğümlenen kelimelerle pencereden dışarı bakmaya devam ettim. Kar, bahçedeki eski salıncağı örtmüştü. O salıncağı yıllar önce oğlum Murat’a almıştık. O zamanlar Murat küçücüktü, her akşam işten döndüğümde bana koşar, “Anne, hadi salıncağa!” diye bağırırdı. Şimdi ise ne Murat vardı yanımda, ne de o eski günlerin sıcaklığı.
Huzurevinin müdürü Nermin Hanım içeri girdi. “Gülizar Teyze, kızın aradı mı bugün?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Aramadı kızım… Aramaz da zaten. Çok meşgulmüş.” dedim, sesim çatallandı. Nermin Hanım gözlerimin içine baktı; acıyan bakışını görmek istemiyordum. “Belki yarın gelirler.” dedi usulca.
Yarın… Herkes yarına umut bağlar burada. Ama ben artık umudumu yitirdim. Yıllar önce, eşim vefat ettiğinde çocuklarım bana sarılmıştı. “Anne, seni hiç bırakmayacağız.” demişlerdi. Oysa şimdi hepsi kendi hayatına daldı. Murat İstanbul’da büyük bir şirkette çalışıyor, kızım Sevil ise İzmir’de evli. Beni buraya getirdiklerinde “Daha iyi bakılır burada sana.” dediler. Ama insanın en çok ihtiyacı olan şeyin bakım değil, sevgi olduğunu unuttular.
Akşam yemeğinde sofrada beş kişiydik. Herkes sessizdi; sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Hasan Amca birden hıçkırarak ağlamaya başladı. “Kızım gelecekti bugün… Söz vermişti…” dedi. Hepimiz başımızı eğdik; çünkü hepimizin hikayesi aynıydı aslında.
Yemekten sonra odama çekildim. Eski bir fotoğraf albümünü açtım. Bir fotoğrafta genç halim, kucağımda Murat ve Sevil… Gözlerim doldu. O günleri düşündüm; çocuklarımı büyütmek için nasıl mücadele ettiğimi… Eşim Ahmet’in ani ölümüyle nasıl yıkıldığımı… Ama hiçbir zaman pes etmedim. Onlar okusun, iyi yerlere gelsin diye gece gündüz çalıştım. Şimdi ise onların hayatında bir yük gibiyim.
Birden kapı çaldı. İçeri Ayşe Hanım girdi; elinde iki fincan çay vardı. “Yalnız kalma bu gece.” dedi. Beraber pencerenin önüne oturduk, karın yağışını izledik.
“Sen hiç kızgın mısın çocuklarına?” diye sordu Ayşe Hanım birden.
Uzun süre sustum. Sonra içimde birikenleri döktüm: “Kızgın değilim aslında… Sadece kırgınım. Onları çok sevdim, onlar için her şeyi yaptım ama şimdi yalnız kaldım ya… İşte ona dayanamıyorum.”
Ayşe Hanım gözlerini kaçırdı. “Ben de öyleyim,” dedi fısıltıyla, “Ama belki de biz onları fazla sevdik… Kendi hayatlarını kurmalarına izin verdik ama bizi unutmalarını istemedik.”
O gece uyuyamadım. Dışarıda kar fırtınası başlamıştı; rüzgar camları titretiyordu. İçimde ise geçmişin yankısı vardı: Murat’ın ilk adımları, Sevil’in mezuniyet töreni, Ahmet’in son nefesi… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.
Sabah olduğunda kimse gelmemişti yine. Huzurevinin bahçesi bembeyazdı; kar hâlâ yağıyordu. Nermin Hanım odama uğradı: “Gülizar Teyze, istersen bugün birlikte kek yapalım.” dedi gülümseyerek.
Başımı salladım; ama içimdeki boşluk dolmuyordu bir türlü.
Öğleden sonra huzurevine bir ziyaretçi geldiğini söylediler. Kalbim hızla atmaya başladı; belki Murat gelmiştir diye düşündüm. Kapıya koştum ama gelen belediyeden bir görevliydi; yaşlılarla ilgili bir anket yapmaya gelmişti sadece.
O akşam yine yalnız başıma pencereden dışarı baktım. Kar yağışı durmuştu ama içimdeki fırtına dinmemişti.
Birden telefonum çaldı; arayan Sevil’di.
“Alo anne? Nasılsın?”
Sesi uzak ve yorgundu.
“İyiyim kızım… Siz nasılsınız?”
“İyiyiz anne… Bu sene gelemeyeceğiz maalesef. Çocuklar hastalandı, eşim de işten izin alamadı…”
Bir an sustum; gözlerimden yaşlar süzüldü.
“Anladım kızım… Kendinize iyi bakın.”
Telefon kapandıktan sonra uzun süre ağladım. Sonra aynaya baktım; yüzümde yılların çizgileri vardı ama gözlerimde hâlâ bir parça umut parlıyordu.
Belki de en büyük yalnızlık, sevdiklerin varken onların yokluğunu hissetmektir… Sizce de öyle değil mi? Bir anne ne kadar affedebilir? Siz olsanız ne yapardınız?