Bir Sabahın Sessizliğinde: Bekleyişin Gölgesinde
“Bekle, oğlum… Biraz daha bekle,” dedi annem, sesi titrek ve gözleri dolu dolu. Geceden kalma yorgunluğumun üzerine, sabahın serinliği ve annemin bu cümlesi bir ağırlık gibi çöktü omuzlarıma. Henüz çiy taneleri çimenlerin üzerinde parlıyordu, güneş ise yavaşça köyümüzün ardındaki dağların arkasından doğuyordu. Babamın odasından gelen öksürük sesiyle irkildim. O an, hayatımda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissettim.
Benim adım Emre. Yirmi dört yaşındayım ve Karadeniz’in küçük bir köyünde doğdum, büyüdüm. Hayatım boyunca hep bir yerlere ait olma hissiyle yaşadım; ama şimdi, bu evde, bu köyde, her şeyden çok yabancı hissediyordum kendimi. Üniversiteyi İstanbul’da okudum, hayallerim vardı: gazeteci olacaktım, dünyayı gezecektim. Ama babam hastalanınca, annem telefonda ağlayarak “Dön oğlum, sensiz yapamıyoruz,” dediğinde her şeyi bırakıp geri döndüm.
O sabah, annemle birlikte verandada oturuyorduk. Annem eski bir şalını omuzlarına almıştı, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. “Emre,” dedi usulca, “babanı hastaneye götürmemiz lazım. Ama paramız yok. Komşu Zeynep ablanın oğlu Almanya’dan para göndermiş, belki o bize borç verir.”
İçimde bir öfke kabardı. Yıllardır bu köyde herkes birbirine muhtaçtı ama kimse kimseye tam anlamıyla güvenmezdi. “Anne,” dedim, “herkes kendi derdinde. Kimse bize yardım etmez.”
Annem gözlerini kaçırdı. “Belki de haklısın,” dedi. “Ama denemek zorundayız.”
O sırada babamın sesi duyuldu: “Emre! Biraz su getir bana!”
Koştum, suyu uzattım. Babamın elleri titriyordu. Göz göze geldik. Eskiden güçlüydü; şimdi ise gözlerinde bir çocuk gibi korku vardı. “Oğlum,” dedi fısıltıyla, “benim için üzülme. Senin hayatın var.”
Ama nasıl üzülmem? İstanbul’da bıraktığım hayatım aklımda dönüp duruyordu: Sevdiğim kız Elif, gazetecilik stajım, arkadaşlarım… Hepsi bir anda silinmişti sanki.
O gün köyde herkesin konuştuğu tek konu vardı: Zeynep ablanın oğlu Murat’ın Almanya’dan gönderdiği para ve kimin ne kadar borç isteyeceği. Annemle birlikte Zeynep ablanın evine gittik. Kapıyı açtığında yüzünde yorgun bir gülümseme vardı.
“Hoş geldiniz,” dedi Zeynep abla. “Buyurun.”
Annem lafı dolandırmadan konuya girdi: “Zeynep abla, biliyorsun Halil’in durumu kötü. Hastaneye götürmemiz lazım ama paramız yok.”
Zeynep abla başını eğdi. “Ben de bilmiyorum ki ne yapacağımı… Murat’ın gönderdiği para ancak bizim borçları kapatmaya yetiyor.”
Annemin gözleri doldu. Ben ise öfkeyle ayağa kalktım: “Herkes kendini düşünüyor! Kimse kimseye el uzatmıyor!”
Zeynep abla sessizce ağlamaya başladı. Annem bana döndü: “Emre, yeter!”
Eve dönerken annem konuşmadı. Ben de suskundum. O gece babam daha da kötüleşti. Sabaha kadar başında bekledim. Her öksürüğünde içim parçalandı.
Sabah olduğunda, annem yanıma geldi ve elimi tuttu: “Oğlum, belki de gitmelisin. İstanbul’a dön. Burada kendini harcama.”
Gözlerim doldu: “Sizsiz nasıl yaşarım anne? Babamı bırakıp nasıl gideyim?”
Annem başını okşadı: “Biz alışırız oğlum. Senin hayallerin var.”
O an karar vermek zorundaydım: Ya ailemin yanında kalıp kendi hayatımdan vazgeçecektim ya da onları geride bırakıp kendi yoluma gidecektim.
O gün köy meydanında eski arkadaşım Serkan’la karşılaştım. Serkan yıllardır köyden çıkmamıştı; babasının yanında tarlada çalışıyordu.
“Ne yapacaksın Emre?” diye sordu.
Omuz silktim: “Bilmiyorum Serkan… Herkes bana bir şeyler söylüyor ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyor.”
Serkan güldü: “Köyde herkes birbirinin hayatına karışır ama kimse kimseyi anlamaz.”
Eve döndüğümde babam pencerenin önünde oturuyordu. Yanına oturdum.
“Oğlum,” dedi, “ben gençken İstanbul’a gitmek istedim ama gidemedim. Dedem izin vermedi. Şimdi senin önünde iki yol var: Ya burada kalıp bizimle yaşlanacaksın ya da gideceksin ve belki de pişman olacaksın.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü: “Baba… Sizi bırakmak istemiyorum.”
Babam elimi tuttu: “Bazen insan en sevdiklerinden vazgeçmek zorunda kalır oğlum.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Annemin sessiz ağlayışlarını duydum, babamın nefes alışlarını dinledim. Sabah olduğunda kararımı vermiştim.
Annem kahvaltı hazırlarken yanına gittim: “Anne… Gidiyorum.”
Annem bir an durdu, sonra gözyaşlarını sildi: “Seni bekleyeceğiz oğlum… Ne zaman dönersen kapımız açık.”
Babam ise sadece başını salladı ve gözlerini kaçırdı.
Otobüse binerken köyün çıkışında son kez arkamı döndüm; evimiz, annem ve babam bana el sallıyordu. İçimde bir boşluk vardı ama aynı zamanda hafiflik de hissettim.
İstanbul’a döndüğümde her şey bıraktığım gibiydi ama ben artık aynı kişi değildim.
Şimdi bazen geceleri uykum kaçıyor; acaba doğru mu yaptım? Ailemi geride bırakmakla bencil mi davrandım? Yoksa insan kendi hayatını kurmak için sevdiklerinden vazgeçmek zorunda mı?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileniz için hayallerinizden vazgeçer miydiniz yoksa kendi yolunuzu mu seçerdiniz?