Yetmiş Yılın Yükü: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık!” diye bağırdım, ellerim titreyerek eski ceviz masanın kenarına vururken. O an, evin içindeki sessizlik bir anda dağıldı. Kızım Elif, mutfaktan başını uzattı, gözlerinde hem şaşkınlık hem de korku vardı. “Anne, ne oldu? İyi misin?” dedi endişeyle. Oysa bilmiyordu, yetmiş yıla yaklaşan ömrümde ilk defa bu kadar yüksek sesle konuşuyordum.
Ben Gülten. Yetmiş yaşıma iki ay kaldı. Hayatım boyunca hep susmayı, sineye çekmeyi öğrendim. Anadolu’nun küçük bir kasabasında, Eskişehir’in kenarında doğdum. Babam sert bir adamdı; annem ise sessiz, boynu bükük bir kadın. Evimizde duygular konuşulmazdı; sevinçler bile fısıltıyla yaşanırdı. Ben de öyle büyüdüm; ne hissettiysem içime gömdüm.
On altı yaşımda, babamın kararıyla, hiç tanımadığım Mahmut’la evlendirildim. Düğün gecesi annem gözlerime bakıp ağladı ama tek kelime etmedi. O gece anladım ki bu hayatta kimse benim için savaşmayacak. Mahmut iyi bir adam değildi; öfkesiyle tanındı köyde. İlk çocuğumuzu kaybettiğimizde, suçlu ben oldum. “Kadın dediğin çocuk doğurur,” dedi kaynanam. Mahmut ise günlerce yüzüme bakmadı.
Yıllar geçti, iki kızım oldu: Elif ve Zeynep. Onlar için her şeye katlandım. Mahmut’un içkili gecelerinde eve geç gelmesine, bazen elinin ağırlaşmasına… Komşular duyduğunda “Kocandır, affet,” dediler. Annem bile “Sabret kızım, yuva yıkılmaz,” dedi telefonda. Ama ben her gece yastığımı ısırarak ağladım.
Bir gün, Zeynep on sekizine bastığında bana dönüp “Anne, ben İstanbul’a üniversiteye gideceğim,” dedi. Mahmut’un öfkesiyle karşılaştı; “Kız kısmı okuyup da ne olacak?” diye bağırdı. O an Zeynep’in gözlerinde kendi gençliğimi gördüm: Korku ve çaresizlik. Ama bu kez susmadım. “Kızım okuyacak!” dedim ilk defa yüksek sesle. Mahmut bana tokat attı o gece; ama Zeynep’i gönderdim.
Yıllar geçti, Mahmut hastalandı. Yatağa düştü; bakımı bana kaldı. O zamanlar içimde bir öfke vardı ama yine de baktım ona. Çünkü annem hep “Kadın dediğin fedakâr olur,” derdi. Mahmut öldüğünde kasaba bana acıyan gözlerle baktı; “Yazık kadıncağıza,” dediler. Oysa kimse bilmiyordu içimdeki fırtınayı.
Şimdi Elif yanımda yaşıyor; torunum Efe ile birlikte. Elif’in de evliliği iyi gitmiyor. Kocası işsiz kaldıktan sonra eve küskün döner oldu; Elif’in gözlerinde annemin bakışını görüyorum artık: Sessiz, yorgun, umutsuz… Geçen hafta Elif bana “Anne, bazen her şeyi bırakıp gitmek istiyorum,” dediğinde içim parçalandı. Ona sarıldım ama ne söyleyeceğimi bilemedim.
Geçmişte yaptığım hataları düşünüyorum: Kızlarımı koruyamadım mı? Onlara daha güçlü olmalarını öğretebilir miydim? Ya da kendi hayatımı değiştirebilir miydim? Bazen geceleri uykum kaçıyor; Mahmut’un gölgesi hâlâ odada dolaşıyor gibi hissediyorum.
Bir gün kasabada eski bir arkadaşımı gördüm: Ayşe. O da benim gibi genç yaşta evlendirilmişti ama yıllar önce kocasını terk edip İzmir’e taşınmıştı. Bana “Gülten, hâlâ geç değil,” dedi sessizce. “Kendin için bir şey yap.” O sözler beynimde yankılandı günlerce.
Şimdi burada, bu eski evde otururken hayatımı düşünüyorum: Annemin suskunluğunu, babamın öfkesini, Mahmut’un gölgesini ve kızlarımın kırık hayallerini… Belki de artık susmamalıyım. Belki de torunum Efe’ye başka bir hayat gösterebilirim.
Geçen hafta Elif’le uzun uzun konuştuk. Ona kendi yaşadıklarımı anlattım; ilk defa her şeyi açıkça söyledim: Mahmut’un şiddetini, yalnızlığımı, korkularımı… Elif ağladı; ben de ağladım. Sonra bana sarıldı ve “Anne, birlikte güçlenebiliriz,” dedi.
Şimdi düşünüyorum: Türkiye’de kaç kadın benim gibi yaşadı? Kaçımız sustuk, kaçımız korktuk? Kaçımız çocuklarımız için kendimizi feda ettik? Ve en önemlisi: Kaçımız hâlâ kendi hikâyemizi anlatmaya cesaret edemiyoruz?
Belki de artık değişme zamanı gelmiştir… Sizce de öyle değil mi? Benim gibi kaç kadın daha kendi hikâyesini anlatmak için bekliyor?