Bir Hayat Boyu Suçsuzluğumu Kanıtlamak Zorunda Mıyım?
“Yine mi başa sardık, anne?” dedim telefonda, sesim titreyerek. Annemin sesi her zamanki gibi soğuk ve mesafeliydi: “Sadece konuşmak istedim, Elif.” Ama biliyordum, annem asla sebepsiz yere aramazdı. Televizyonun sesini kısıp mutfağa geçtim. Eşim Serkan bilgisayar başında, bana bakmadan “Bir şey mi oldu?” diye sordu. “Yok, annem işte…” dedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.
O gece annemin aramasıyla başlayan huzursuzluk, sabaha kadar uyumamı engelledi. Yıllardır kasabamızda dolaşan o eski dedikodular, çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan suçlamalar… Hepsi yeniden canlanmıştı. On sekiz yaşındayken yaşanan o talihsiz olaydan sonra, herkesin gözünde hep suçlu olmuştum. Oysa ben masumdum. Ama kimse bana inanmamıştı.
Sabah kahvaltıda Serkan’a baktım. “Serkan, sence insanlar bir kere suçlandığında, ömür boyu o damgayı taşımak zorunda mı?” dedim. Serkan gözlerini kaçırdı. “Bazen öyle oluyor Elif… Ama senin yanında olduğumu biliyorsun.”
İçimdeki öfkeyi bastıramadım. “Ama ben yoruldum! Her gün kendimi anlatmaktan, insanlara masum olduğumu ispatlamaya çalışmaktan bıktım!”
Serkan sessiz kaldı. O da biliyordu; kasabada bir kere adın çıkarsa, bir daha temizlenmezdi. Hele ki bizim gibi küçük bir yerde…
O gün annemi ziyarete gittim. Kapıyı açtığında yüzü asıktı. “Ne oldu anne? Yine ne konuşuluyor hakkımda?” dedim doğrudan.
Annem iç çekti. “Kızım, ben seni korumaya çalışıyorum. Komşular yine konuşmaya başlamış. Geçen gün markette Ayşe Hanım’la karşılaştım, lafı dolandırdı ama anladım ki hâlâ o eski meseleyi kurcalıyorlar.”
Yutkundum. “Anne, ben o zaman da söyledim; ben suçsuzum! Neden kimse bana inanmıyor?”
Annem gözlerini kaçırdı. “Bazen gerçekler yetmez Elif… İnsanlar inanmak istediklerine inanır.”
O an içimdeki acı yeniden depreşti. On sekiz yaşındaydım; kasabanın en sevilen öğretmeni olan babamın kızıydım. Bir gece okuldan dönerken kaybolan komşumuzun oğlu Murat’la ilgili herkes beni suçlamıştı. Sadece o gece Murat’ı en son benim gördüğümü söylemişlerdi. Oysa Murat’ı sadece yolun karşısında yürürken görmüştüm, hepsi bu! Ama kasaba halkı için bu yeterliydi.
O günden sonra hayatım cehenneme döndü. Okulda arkadaşlarım benden uzaklaştı, öğretmenler bile bana tuhaf bakmaya başladı. Babam bile bana inanmakta zorlandı. Annem ise hep susmayı tercih etti.
Yıllar geçti, üniversiteye gittim ama kasabanın gölgesi peşimi bırakmadı. İstanbul’da okurken bile sosyal medyada hakkımda yazılanları gördüm. “O kız var ya…” diye başlayan cümleler, her yerde karşıma çıktı.
Şimdi ise evlenip tekrar kasabaya dönmüştüm; Serkan’ın işi burada olduğu için başka çarem yoktu. Ama geçmişim yine yakamdaydı.
O akşam annemle tartışmamız büyüdü:
“Elif, biraz daha sabret! Zamanla unutulur.”
“Kaç yıl geçti anne? On yıl! Hâlâ unutulmadıysa bundan sonra da unutulmaz!”
Annem ağlamaya başladı. “Ben de çok yoruldum kızım… Baban bu yüzden hastalandı biliyorsun.”
İçimdeki öfke yerini suçluluğa bıraktı. Babam gerçekten de o olaydan sonra içine kapanmıştı, kısa süre sonra da felç geçirmişti.
Eve dönerken yolda Ayşe Hanım’la karşılaştım. Göz göze geldik, başını çevirdi ama ben dayanamayıp yanına gittim.
“Bir şey mi söylemek istiyorsunuz Ayşe Hanım?”
Kadın şaşırdı, biraz da korktu sanki. “Yok kızım… Ben sadece…”
“Yıllardır hakkımda konuşulanları duymaktan bıktım artık! Ben suçsuzum! Bunu neden anlamak istemiyorsunuz?”
Ayşe Hanım sustu, gözleri doldu. “Biliyorum Elif… Aslında ben de sana inandım ama herkes öyle konuşunca…”
İşte buydu! Herkesin inandığı şeyin peşinden gitmesi… Kimse gerçeği öğrenmek istemiyordu; sadece çoğunluğa uymak kolaylarına geliyordu.
O gece Serkan’a her şeyi anlattım. “Belki de buradan gitmeliyiz,” dedi Serkan. “Başka bir şehirde yeni bir hayat kurabiliriz.”
Ama ben kaçmak istemiyordum artık. Yıllarca sustum, içime attım; şimdi ise konuşmak istiyordum.
Ertesi gün kasabanın kahvesine gittim. Herkes bana baktı; fısıldaşmalar başladı.
“Beni dinler misiniz?” dedim yüksek sesle.
Herkes sustu.
“Yıllardır hakkımda konuşulanları biliyorum. O geceyle ilgili defalarca anlattım ama kimse dinlemedi. Ben suçsuzum! Murat’a ne olduğunu bilmiyorum ve bilmeyeceğim de! Ama artık susmayacağım!”
Bir sessizlik oldu; sonra yaşlılardan biri başını salladı: “Kız haklı… Biz de çok üstüne gittik.”
O an içimde bir şeyler kırıldı ama aynı zamanda hafifledim de. Belki herkes hemen inanmayacaktı ama en azından artık susmuyordum.
Eve dönerken gökyüzüne baktım; derin bir nefes aldım.
Hayat bazen adil olmuyor; bazen de insan kendi adaletini kendi yaratmak zorunda kalıyor.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç haksız yere suçlandınız mı? Ya da birinin masumiyetine inanmadan önce çoğunluğa uydunuz mu?