Bir Yabancı Gibi: Bir Üvey Anne Olarak Kendi Evimde Kaybolmak
“Senin burada ne işin var hala?” Zeynep’in sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay tepsisi titredi, bardaklar birbirine çarptı. O an, evimin ortasında, kendi mutfağımda, bir yabancı gibi hissettim. Gözlerimi yere indirdim, cevap vermedim. Çünkü biliyordum; ne söylesem eksik, ne yapsam yanlış olacaktı.
Ben Gülseren. 54 yaşındayım. Hayatım boyunca hep başkalarının mutluluğu için uğraştım. İlk eşimden ayrıldıktan sonra, yıllarca yalnız yaşadım. Sonra Mahir’le tanıştım. O kadar sıcak, o kadar anlayışlıydı ki… Onun yanında kendimi yeniden genç hissettim. Düğünümüz küçük ama samimiydi. Mahir’in kızı Zeynep, o zamanlar bana gülümsüyordu. Ama annesinin ölümünden sonra babasının yeniden evlenmesini asla kabullenemedi.
Her cumartesi Zeynep ve iki çocuğu – Elif ve Kerem – bizim eve gelir. Mahir’in gözleri torunlarını görünce parlıyor. Ben ise o günlerde evin hizmetçisi gibi hissediyorum. Sabah erkenden kalkıp börekler açıyor, çocuklar için kekler yapıyorum. Ama Zeynep’in bakışlarında hep bir mesafe, hep bir soğukluk var.
Bir keresinde Mahir’e açıldım: “Zeynep bana hiç sıcak davranmıyor,” dedim. “Sen abartıyorsun,” dedi Mahir, “Zamanla alışır.” Ama yıllar geçti, hiçbir şey değişmedi. Hatta daha da kötüleşti. Geçen hafta Zeynep’in çocukları salonda top oynarken vazomu kırdılar. Sadece özür bekledim. Ama Zeynep bana dönüp, “Çocuk bunlar, sen de biraz anlayışlı ol,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu.
Bir akşam Mahir’le tartıştık. “Ben bu evde kendimi misafir gibi hissediyorum,” dedim gözlerim dolarak. Mahir sustu, sonra başını eğdi: “Zeynep zor bir dönemden geçiyor, annesini kaybetti… Biraz daha sabret.”
Ama ben de insanım. Benim de duygularım var. Herkesin acısı kendine büyük ama benim acımı kimse görmüyor sanki.
Bir gün Elif yanıma geldi, “Gülseren Teyze, annem seni neden sevmiyor?” diye sordu safça. Ne diyeceğimi bilemedim. “Bazen insanlar birbirini hemen anlayamaz,” dedim sadece.
O gece uyuyamadım. Kendi evimde neden bu kadar yalnızdım? Neden hep ikinci planda kalıyordum? Sabah kahvaltısında Zeynep yine bana laf soktu: “Çayı fazla demlemişsin.” Mahir ise sessizce gazetesini okudu.
Bir gün dayanamadım, Zeynep’le yüzleştim:
– Zeynep, sana ne yaptım da beni bu kadar dışlıyorsun?
– Sen annemin yerini almaya çalışıyorsun! dedi gözleri dolarak.
– Ben kimsenin yerini almaya çalışmıyorum, sadece bu ailenin bir parçası olmak istiyorum.
O an Zeynep’in gözlerinde bir kırılma gördüm ama hemen kapattı kendini.
Bir pazar günü Mahir hastalandı, hastaneye kaldırdık. O an Zeynep’le baş başa kaldık bekleme odasında. Sessizlik ağırdı.
– Babam sana çok güveniyor, dedi Zeynep sessizce.
– Ben de ona çok değer veriyorum, dedim.
– Annemi çok özlüyorum…
– Biliyorum Zeynep… Ben de bazen kendimi kaybolmuş hissediyorum bu evde.
O gün ilk defa birbirimize dokunabildik duygularımızla. Ama yine de her şey bir anda düzelmedi.
Mahir iyileştiğinde eve döndük. O günden sonra Zeynep bana biraz daha mesafeli ama daha az saldırgan davranmaya başladı. Ama ben biliyorum ki bu evde asla tam anlamıyla ait olamayacağım.
Şimdi her cumartesi yine aynı telaş, aynı sessizlik… Ama artık içimde bir huzursuzluk var: Kendi evimde neden hep yabancıyım? Sevgiyle huzur arasında sıkışıp kalmak kader mi? Yoksa herkesin bir gün kendi evi olur mu gerçekten?