Kırk Yedi Yaşında Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Yorgunluğun Eşiğinde
“Yeter artık!” diye bağırdım mutfağın ortasında, elimdeki çay bardağı titrerken. O an, evin sessizliği bir anda paramparça oldu. Kızım Elif, şaşkın gözlerle bana bakarken, oğlum Mert başını telefondan kaldırıp ne olduğunu anlamaya çalıştı. Eşim Mehmet ise, televizyonun sesini kısma zahmetine bile girmeden, göz ucuyla bana baktı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim her şeyin patlayacağını hissettim.
Kırk yedi yaşındayım. Ne genç sayılırım artık, ne de yaşlı. Ama içimdeki yorgunluk, sanki seksen yaşında bir kadının yorgunluğu gibi. Sabah altıda kalkıp kahvaltı hazırlamakla başlıyor günüm. Sonra iş – muhasebe ofisinde sekiz saat boyunca rakamlarla boğuşmak, patronun bitmek bilmeyen talepleri, mesai arkadaşlarının dedikoduları… Akşam eve döndüğümde ise yeni bir mesai başlıyor: yemek, bulaşık, çocukların ödevleri, annemin ilaçlarını hatırlatmak, babamın tansiyonunu ölçmek…
Bir gün bile “Bugün sadece kendim için ne yapabilirim?” diye düşünmedim. Çünkü buna fırsatım olmadı. Çünkü kadın olmak demek, iki işte birden çalışmak demekmiş meğer. Annem hep derdi: “Kızım, kadın olmak sabır ister.” Ama kimse bana bu sabrın bir gün tükeneceğini söylemedi.
Geçen hafta annem hastaneye kaldırıldı. Mehmet işten geç geleceğini söylediği için hastaneye tek başıma koştum. Elif’in sınavı vardı, Mert’in ise futbol antrenmanı. Her şeyi organize etmek yine bana düştü. Hastane koridorunda otururken, telefonum çaldı: “Anne, akşam ne yemek var?” Elif’in sesi yorgundu ama ben daha da yorgundum. O an ağlamak istedim ama ağlayamadım. Çünkü annem yanımda yatıyordu ve güçlü olmam gerekiyordu.
Eve döndüğümde Mehmet koltuğa uzanmış, maç izliyordu. “Nasıldı annen?” diye sordu kısaca. “İyi,” dedim sadece. Çünkü anlatmaya başlasam, susamayacağımı biliyordum. O gece yatağa uzandığımda tavanı izledim uzun uzun. İçimde bir boşluk vardı; neyle dolacağını bilmiyordum.
Bir sabah işe giderken aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmıştı, saçlarımda beyazlar çoğalmıştı. “Bu kadın kim?” dedim kendi kendime. Ne zaman bu kadar yaşlandım? Ne zaman hayallerimi unuttum? Gençken ressam olmak isterdim; tuvalin başında saatlerce kaybolmak… Şimdi ise fırçayı elime en son ne zaman aldığımı hatırlamıyorum bile.
Bir akşam Elif yanıma geldi. “Anne, neden hep üzgünsün?” dedi usulca. Gözlerim doldu ama ona belli etmemeye çalıştım. “Yorgunum kızım,” dedim sadece. O an Elif’in gözlerinde endişe gördüm; annesinin mutsuzluğunu taşıyan bir çocuğun endişesi…
Mehmet’le aramızda da mesafe büyüdü son yıllarda. Eskiden birlikte gülüp sohbet ederdik; şimdi ise aynı evde iki yabancı gibiyiz. Bir akşam cesaretimi toplayıp konuştum:
– Mehmet, ben çok yoruldum.
– Herkes yoruluyor hayatım, dedi umursamazca.
– Ama ben artık kaldıramıyorum! Sanki her şeyin yükü benim omuzlarımda…
– Abartıyorsun Ayşe, dedi ve televizyona döndü.
O an içimde bir şeyler koptu. Kimse anlamıyor beni… Sanki görünmezim bu evde.
Bir gün işyerinde patronum bana bağırdı; yanlış bir dosya yüzünden bütün suç bana kaldı. Eve geldiğimde ise çocuklar kavga ediyordu, annem ilaçlarını içmemişti ve Mehmet yine geç kalmıştı. O gece mutfakta oturup ağladım sessizce. Kimse duymadı.
Bir sabah Elif’in okulunda veli toplantısı vardı. Müdür hanım konuşurken gözüm diğer annelere takıldı; hepsi yorgun ama güçlü görünmeye çalışıyorlardı. O an anladım ki yalnız değilim; hepimiz aynı yükü taşıyoruz ama kimse sesini çıkarmıyor.
Bir gün cesaretimi topladım ve anneme sordum:
– Anne, sen hiç yorulmadın mı?
– Yoruldum kızım… Ama kadınlar yorulduklarını belli etmezler. Bizim görevimiz buymuş gibi öğretildi bize.
O an içimde bir isyan yükseldi: Neden hep biz? Neden kadınlar her şeyi sırtlamak zorunda? Neden duygularımızı saklamak zorundayız?
Bir akşam çocuklar odalarına çekildiğinde Mehmet’e döndüm:
– Ben artık böyle yaşamak istemiyorum dedim.
– Ne demek istiyorsun?
– Hayatımı geri istiyorum! Biraz olsun kendime vakit ayırmak istiyorum…
– Ayşe saçmalama! Bu yaştan sonra neyin peşindesin?
O an karar verdim: Değişeceğim! Kendi hayatımı geri alacağım… Ertesi gün işten izin aldım ve eski boyalarımı çıkardım dolaptan. Tuvalin başına geçtim ve yıllar sonra ilk kez kendim için bir şey yaptım. Fırçayı elime aldığımda ellerim titredi ama içimde bir kıvılcım hissettim.
O günden sonra her hafta bir saatimi kendime ayırmaya başladım. Başta ailem anlamadı; hatta Mehmet alay etti:
– Ressam mı olacaksın şimdi?
Ama umursamadım… Çünkü ilk defa kendim için bir şey yapıyordum.
Zamanla çocuklar da alıştı bu değişime. Elif resimlerimi görmek istedi; Mert ise bana yardım etmeye başladı.
Hayat hâlâ zor; sorumluluklar bitmiyor. Ama artık biliyorum ki kendimi tamamen unutursam, bu evin de düzeni bozulacak. Kadınlar olarak hep güçlü olmamız bekleniyor ama bazen kırılmaya da hakkımız var.
Şimdi size soruyorum: Siz de bazen bu yükün altında ezildiğinizi hissediyor musunuz? Kendi hayatınızı geri almak için neler yapıyorsunuz? Yalnız olmadığımı bilmek isterim…