Bu Ev Otel Değil! Kocamın Kardeşiyle Aynı Çatıda Yaşamak

“Burası otel değil, Emre!” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an, mutfağın ortasında elimde bulaşık süngeriyle donup kaldım. Emre ise, sanki söylediklerim hiç umurunda değilmiş gibi, elindeki cips paketini hışırdatarak televizyonun karşısındaki koltuğa yayıldı. Kocam Serkan ise, yine aramızda kalmış bir ifadeyle bana bakıyordu. O an, kendi evimde bir yabancı gibi hissettim.

İki yıl önce, Serkan’la nihayet kendi evimize taşınmıştık. Küçük ama sıcak bir yuva… Gerçi ev, Serkan’ın ailesine aitti ve yıllarca burada onun abisi Halil oturmuştu. Halil evlenip başka bir şehre taşınınca, bize de yer açılmıştı. O zamanlar, bu evin bana huzur getireceğini sanmıştım. Ama şimdi, Serkan’ın işsiz ve sorumsuz kardeşi Emre’yle aynı çatıyı paylaşırken, huzurdan eser yoktu.

Emre’nin gelişi aniden oldu. Bir akşam Serkan eve geldiğinde yüzü asıktı. “Emre işten atılmış,” dedi. “Bir süre bizde kalacak.”

İtiraz etmeye çalıştım: “Serkan, evimiz küçük. Zaten zor sığıyoruz.”

Serkan başını eğdi: “Ne yapayım Elif? Sokakta mı kalsın çocuk?”

O günden sonra Emre’nin varlığı her köşeye yayıldı. Sabahları mutfağa indiğimde Emre’nin dağınık tabakları, gece geç saatlere kadar süren PlayStation sesleri, banyoda biten sıcak su… Her şey üst üste geliyordu. En kötüsü de, Emre’nin hiçbir şey yapmak istememesi ve sürekli bana yük olmasıydı.

Bir gün annem aradı: “Kızım, sesin kötü geliyor. Her şey yolunda mı?”

Yutkundum: “İyiyim anne. Sadece biraz yorgunum.”

Annem anlamıştı: “Bak Elif, kendi evinde huzurun yoksa orası senin yuvan değildir.”

Haklıydı ama ne yapabilirdim? Serkan’la tartışmak istemiyordum. O da arada kalmıştı; bir yanda eşi, bir yanda kardeşi… Ama ben her geçen gün daha çok yalnızlaşıyordum.

Bir akşam Emre yine geç saatte geldi. Kapıyı açtığımda burnuma alkol kokusu çarptı.

“Emre, bu saatte neredeydin?” dedim.

Omuz silkti: “Arkadaşlarla takıldık abla. Ne var?”

“Burası otel değil!” dedim yine, sesim yükseldi.

Serkan araya girdi: “Elif, biraz anlayışlı olamaz mısın?”

O an gözlerim doldu. “Ben mi anlayışlı olacağım? Kendi evimde misafir gibi yaşıyorum!”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yastığa başımı koyduğumda gözyaşlarım sessizce aktı. İçimde bir öfke vardı ama en çok da çaresizlik…

Bir sabah kahvaltıda Emre’ye iş bulup bulmadığını sordum.

“Zor abla ya,” dedi gevşekçe. “Zaten iş yok ki memlekette.”

“Hiç mi denemiyorsun?” dedim.

Serkan hemen araya girdi: “Elif, bırak çocuğu rahat!”

O an patladım: “Senin kardeşin diye ben mi bakacağım ona? Ben de çalışıyorum, ben de yoruluyorum! Bir gün olsun bana yardım etti mi?”

Serkan sustu. Emre ise suratını ekşitti ve odasına kapandı.

O gün iş yerinde bile aklım evdeydi. Arkadaşım Ayşe’ye anlattım durumu.

“Elif,” dedi Ayşe, “Senin yerinde olsam çoktan resti çekerdim. Kendi hayatını yaşayamıyorsun ki!”

Ama ben rest çekemiyordum. Çünkü Serkan’ı üzmek istemiyordum. Çünkü ailede kadın olmak demek, hep idare eden olmak demekti sanki…

Bir akşam kayınvalidem aradı.

“Elifciğim,” dedi tatlı bir sesle, “Emre’ye iyi bakıyorsun değil mi?”

İçimden bağırmak geldi ama sustum: “Tabii anne.”

“Çocuk zaten zor durumda… Biraz sabret kızım.”

Sabretmek… Hep sabretmek… Ama nereye kadar?

Bir gün eve erken geldim. Kapıyı açınca içeriden kahkahalar yükseldiğini duydum. Emre ve arkadaşları salonda nargile içiyor, yüksek sesle müzik dinliyordu.

“Ne oluyor burada?” dedim şaşkınlıkla.

Emre umursamazca baktı: “Biraz kafa dağıtıyoruz abla.”

O an elim ayağım titredi. “Bu evde benim de sözüm geçiyor!” diye bağırdım.

Emre alaycı bir şekilde güldü: “Sen de çok abartıyorsun Elif abla.”

O gece Serkan’la büyük bir kavga ettik.

“Ben artık dayanamıyorum!” dedim gözyaşları içinde. “Ya ben giderim ya da Emre!”

Serkan ilk defa bu kadar köşeye sıkıştı. “Elif… Ne olur biraz daha sabret,” dedi yalvaran gözlerle.

Ama ben tükenmiştim.

Ertesi gün işten izin aldım ve anneme gittim. Annem beni görünce sarıldı: “Kızım, kendini feda etme! Evlilik iki kişiliktir, üç kişilik değil!”

O an karar verdim. Akşam eve döndüğümde Serkan’la konuştum.

“Serkan,” dedim kararlı bir sesle, “Ya bu evde ikimiz yaşayacağız ya da ben gideceğim.”

Serkan uzun süre sustu. Sonra başını öne eğdi: “Haklısın Elif… Ben de yoruldum.”

Ertesi hafta Emre’ye başka bir yerde kalması gerektiğini söyledik. O çok kızdı, küstü ama başka çaremiz yoktu.

Şimdi evimizde yeniden huzur var ama içimde hâlâ bir burukluk… Acaba aile olmak demek gerçekten her yükü sırtlamak mı? Yoksa bazen kendi mutluluğumuz için sınır koymak mı gerekir?