Sessizliğin İçinde Kaybolmak: Bir Anne, Bir Yalnızlık
“Anneciğim, biliyorsun işler çok yoğun. Biraz daha idare etsen?”
Telefonun ucundaki kızım Elif’in sesi, bana ulaşmayan bir sıcaklık taşıyordu. O an, mutfağın köşesinde, eski sandalyemde otururken, ellerim titreyerek çay bardağına uzandı. 68 yaşındayım. Yalnızım. Eşim Hasan’ı kaybedeli on iki yıl oldu. O günden beri evin duvarları daha soğuk, saatler daha uzun, geceler ise bitmek bilmez oldu.
Elif’in ardından oğlum Murat’ı aradım. “Anneciğim, çocuklar okula gidiyor, işten güçten fırsat bulamıyorum. Ama merak etme, iyisin değil mi?” dedi. Sesi telaşlıydı, belli ki konuşmak için bile vakti yoktu. Oysa ben sadece bir günlerini istemiştim; birlikte çay içmek, eski günlerden konuşmak, belki de sadece sessizce oturmak…
Evimin penceresinden dışarı bakarken, apartmanın bahçesinde oynayan çocukların sesleri yankılandı. Bir zamanlar Elif ve Murat da orada koştururdu. Şimdi ise ben, onların çocukluğunun gölgesinde, kendi yalnızlığımda kayboluyordum.
Her sabah erkenden kalkıp mahalledeki bakkalda çalışıyorum. Para için değil; sessizlikten kaçmak için. Bakkal sahibi Cemal Bey bana hep “Abla, yorulma artık” der ama ben ona gülümserim: “Evde duvarlarla konuşmaktansa burada insan görmek iyi geliyor.”
Bir gün bakkalda kasanın başında otururken, yaşlı bir kadın içeri girdi. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinde tanıdık bir hüzün vardı. “Kızım Almanya’da,” dedi bana, “Ayda bir arar, iyi misin der. Ama insanın sesiyle doymuyor ki kalbi.” O an anladım ki yalnızlık sadece bana ait değil; bu şehirde binlerce kadın, binlerce anne aynı sessizliğin içinde kaybolmuş.
Akşam eve döndüğümde televizyonu açtım; ses olsun diye. Haberlerde yine bir yaşlı kadının evinde ölü bulunduğu anlatılıyordu. Komşuları haftalarca fark etmemişlerdi yokluğunu. İçimde bir ürperti hissettim. Ya bir gün ben de öyle sessizce kaybolursam? Kim fark eder? Kim arar?
Bir gece Elif’i tekrar aradım. “Kızım,” dedim, “Biraz konuşmak istedim sadece.” Sustu. Sonra “Anneciğim, çok yorgunum bugün, yarın arayayım mı?” dedi. Telefonu kapattığımda gözlerimden yaşlar süzüldü. Annem hep derdi: “Evlat büyütmek kolay, ama yaşlanınca yanında görmek zordur.” Şimdi onun sözlerinin ağırlığını iliklerimde hissediyordum.
Bir sabah bakkala giderken apartmanın girişinde komşum Ayşe Hanım’la karşılaştım. “Yalnızlık zor be abla,” dedi bana. “Ben de oğluma taşındım geçen yıl ama gelinle anlaşamadık, geri döndüm.” Gözleri doldu. Sarıldık birbirimize; iki yalnız kadın, birbirinin acısını anlayan iki yürek.
O gün bakkalda Cemal Bey bana bir tabure çekti: “Abla,” dedi, “Senin gibi insanlara ihtiyacımız var burada. Gençler hep koşturuyor, kimse kimseye vakit ayıramıyor.” Düşündüm; belki de yalnızlık sadece yaşlıların değil, herkesin sorunu olmuştu bu şehirde.
Bir akşam Elif aradı bu kez. “Anneciğim, hafta sonu çocuklarla geleceğiz,” dedi. İçimde bir umut filizlendi. Evi temizledim, en sevdiği böreği yaptım. Kapı çaldığında kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Elif ve torunlarım içeri girdi; kısa bir sarılma, hızlıca yenilen yemekler… Sonra Elif saate baktı: “Anneciğim geç oldu, çocukların dersi var.” Gittiler. Evin sessizliği yine üzerime çöktü.
O gece eski fotoğraflara baktım; Hasan’la gençliğimizden kareler, çocukların doğum günleri… Her fotoğraf bir anıydı ama artık hepsi uzak bir masal gibiydi.
Bir sabah uyanınca aynadaki yansımama baktım: Yüzümde kırışıklıklar derinleşmişti ama gözlerimde hâlâ bir umut vardı. Belki de yalnızlığımı paylaşacak başka insanlar bulabilirdim. Mahalledeki kadınlarla küçük bir çay grubu kurduk; her hafta birimizin evinde toplanıp sohbet ediyoruz şimdi.
Ama yine de geceleri yatağa uzandığımda içimde bir boşluk büyüyor. Çocuklarımı suçlayamıyorum; hayatın telaşı onları da yutmuş. Ama insan yaşlandıkça en çok neye ihtiyaç duyuyor biliyor musunuz? Bir çift sıcak ele, bir dost sesine…
Şimdi size soruyorum: Sizce çocuklarımız neden bizi unutuyor? Yalnızlık kader mi, yoksa toplum olarak birbirimize sırtımızı mı döndük? Belki de en çok konuşmamız gereken şey bu…