Siyah Mürekkep Lekeleri: Bir Mektubun Ardından

“Bunu bana nasıl yapabildin baba?” diye bağırdım, elimde titreyen o eski, sararmış mektubu sımsıkı tutarken. Annem mutfaktan fırlayıp geldi, gözleri korku ve endişeyle doluydu. O an, evimizin salonunda zaman durmuş gibiydi. Masanın üzerinde duran gri zarf, üzerinde ne bir isim ne de bir adres vardı. Sadece bana ait, bana yazılmış bir geçmişin izleriyle doluydu.

O sabah, posta kutusunda bulduğum o zarfı açarken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Yazı tanıdık gelmiyordu ama harflerin köşelerinde bir sıcaklık vardı; sanki her biri beni yıllardır bekliyordu. Mektubun başında sadece iki kelime yazıyordu: “Oğlum Emre’ye.”

Babamı on iki yaşımda kaybetmiştim. Kaybetmek derken, ölüm değil; bir sabah hiçbir açıklama yapmadan evi terk etmişti. Annem, “Baban iş bulmaya gitti, yakında döner,” demişti ama o gidişin dönüşü olmadı. Yıllarca onun yokluğunda büyüdüm; okulda babalar gününde herkes babasından bahsederken ben susardım. Annem çalıştı, didindi, bana hem anne hem baba oldu. Ama içimde hep bir boşluk vardı; neden gittiğini, neden bizi bırakıp gittiğini asla öğrenemedim.

Mektubu okudukça ellerim titredi. Babam, yıllar sonra bana yazmıştı. “Sana anlatamadığım şeyler vardı Emre,” diyordu satırlarında. “Bazen insanın geçmişi, onu sevdiklerinden daha uzağa sürükler.” Her satırda biraz daha öfkelendim, biraz daha kırıldım. Onca yıl sonra gelen bu açıklama neyi değiştirebilirdi ki?

Annem yanıma oturdu, ellerimi tuttu. “Belki de bilmen gereken şeyler vardır,” dedi sessizce. Gözlerinde yılların yorgunluğu vardı. “Babanı affetmek zorunda değilsin ama anlamaya çalışabilirsin.”

Mektubun devamında babamın gençliğinde yaptığı bir hata yüzünden tehdit edildiğini, ailesini korumak için gitmek zorunda kaldığını anlatıyordu. “Sana ve annene zarar gelmesin diye uzaklaştım,” diyordu. Ama ben bu fedakârlığın bedelini çocukluğumla ödemiştim.

O gece uyuyamadım. Babamın mektubunu defalarca okudum. Her satırda başka bir duyguyla boğuştum: öfke, özlem, merak ve kırgınlık… Sabah olduğunda anneme döndüm:

“Anne, babam gerçekten bizi korumak için mi gitti? Yoksa sadece kaçmak için mi bir bahane buldu?”

Annem uzun süre sustu. Sonra gözyaşları içinde anlatmaya başladı: “Baban gençliğinde yanlış insanlarla arkadaşlık etti. Borçlandı, tehdit edildi. Bir gece kapımıza adamlar dayandı. O zaman anladık ki burada kalırsak sana zarar vereceklerdi. Baban gitmeye karar verdi; seni korumak için kendini feda ettiğini söyledi ama… Ben de bilmiyorum Emre, belki de korktuğu için kaçtı.”

O an annemin de yıllarca bu soruyla yaşadığını anladım. O da cevabı bilmiyordu; belki de kimse bilmiyordu.

Mektubun sonunda babam şunu yazmıştı: “Bir gün beni affedebilir misin bilmiyorum ama bil ki seni hep sevdim.”

Günlerce bu cümle kafamda yankılandı. Üniversitede derslere girmekte zorlandım, arkadaşlarımla konuşmak istemedim. Herkesin babasıyla ilgili sıradan hikâyeleri vardı; benimkisi ise bir sırlar yumağıydı.

Bir akşam eski mahallemizde yürürken çocukluğumun geçtiği parkta oturdum. Yanıma yaşlı bir adam geldi; mahallemizin eski bakkalı Hüseyin Amca’ydı.

“Emre oğlum, babanı hatırlıyorum,” dedi. “Çok iyi insandı ama başı dertten kurtulmazdı. Senin için çok endişelenirdi. Gitmeden önce bana seni emanet ettiğini söylemişti.”

O an gözlerim doldu. Babamın arkasında bıraktığı izler hâlâ mahallede yaşıyordu ama ben onunla ilgili hiçbir güzel anı hatırlamıyordum.

Eve döndüğümde annemle uzun uzun konuştuk. Ona kızgın olduğumu söyledim ama aynı zamanda babamı anlamak istediğimi de… Annem bana sarıldı: “Hayatta bazı soruların cevabı yoktur Emre,” dedi. “Ama affetmek bazen kendini özgür bırakmaktır.”

Bir hafta sonra mektubu tekrar elime aldım ve babama cevap yazmaya karar verdim. Nerede olduğunu bilmiyordum ama içimdeki yükü hafifletmek istedim:

“Baba,
Yıllar sonra senden gelen bu mektup içimdeki yaraları yeniden açtı ama aynı zamanda bazı şeyleri anlamama da yardımcı oldu. Seni affedip affetmemek konusunda hâlâ kararsızım ama bilmeni isterim ki ben de seni hep merak ettim ve özledim.
Emre”

Mektubu postaya veremedim çünkü gönderecek bir adres yoktu; ama yazmak bile içimi rahatlattı.

Şimdi aradan aylar geçti. Hâlâ babamdan bir haber yok ama artık onun gölgesinde yaşamıyorum. Onu affetmesem de anlamaya çalışıyorum.

Belki de en büyük cesaret, geçmişin acısıyla yüzleşip kendi yolunu çizebilmektir.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Yıllar sonra ortaya çıkan bir aile sırrını öğrenmek hayatınızı nasıl değiştirirdi? Affetmek mi daha zor, unutmak mı?