Kırk Yedi Yaşında Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Yorgunluğun ve Umutsuzluğun Eşiğinde

“Yeter artık! Gerçekten yeter!” diye bağırdım, mutfakta elimdeki tabakları tezgaha bırakırken. O an, evin içindeki sessizlik bir anda ağırlaştı. Kızım Zeynep, odasından kafasını uzattı; oğlum Emre ise bilgisayar başında kulaklığını çıkarıp bana baktı. Eşim Murat ise, televizyonun karşısında oturmuş, yine hiçbir şey olmamış gibi haberleri izliyordu.

İçimde biriken öfke ve yorgunluk, yıllardır üzerime yüklenen görünmez zincirler gibi beni boğuyordu. 47 yaşındaydım ve artık hiçbir şeyden keyif alamıyordum. Sabahları işe gitmek için kalkmak, akşam eve gelip yemek yapmak, çocukların ödevleriyle ilgilenmek, yaşlanan anneme koşmak… Hepsi bir döngüye dönüşmüştü. Sanki ben yoktum, sadece görevlerim vardı.

Bir gün iş yerinde, müdürüm Ayşe Hanım bana yine fazladan bir dosya verdiğinde, gözlerim doldu. “Sen halledersin, senin elin pratik,” dedi gülümseyerek. Oysa içimden ağlamak geliyordu. Kimse benim de yorulduğumu, bazen pes etmek istediğimi anlamıyordu. İş çıkışı markete uğradım, eve dönerken arabada radyoda eski bir şarkı çaldı: “Hayat bayram olsa…” Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Ne zaman ben de hayatı bayram gibi yaşayacaktım?

Eve geldiğimde Murat yine koltukta uzanmıştı. “Yemek hazır mı?” diye sordu, gözünü bile kaldırmadan. O an içimde bir şeyler koptu. “Her şey hazır Murat Bey! Ben de hazır mıyım bilmiyorum!” dedim, sesim titreyerek. Zeynep ve Emre masaya oturduğunda aramızda buz gibi bir hava esti. Kimse konuşmadı.

Gece herkes odasına çekildiğinde mutfağı toplarken ellerim titriyordu. Annem aradı: “Kızım, yarın doktora gideceğim, sen getirir misin?” Tabii ki getirirdim. Çünkü ben hep herkesin yükünü taşırdım. Kendi yükümü ise kimse görmezdi.

Bir gece uykusuzluktan gözlerimi tavana dikip düşündüm: “Ben ne zaman sadece kendim için yaşayacağım?” Gençliğimde hayallerim vardı; resim yapmak isterdim, kitap okumak, sahilde yürümek… Şimdi ise tek hayalim birkaç saat sessiz kalabilmekti.

Bir sabah Zeynep yanıma geldi. “Anne, neden hep yorgunsun?” dedi. O an gözlerim doldu ama ona belli etmedim. “Biraz yoğunum kızım,” dedim sadece. Oysa ona anlatmak isterdim: Kadın olmanın ne demek olduğunu, her gün iki vardiya çalışmanın ne kadar zor olduğunu… Ama sustum.

Bir akşam Murat’la tartıştık. “Sen de hep şikayet ediyorsun! Herkesin derdi var!” dedi bana. “Ama kimse benim derdimi sormuyor Murat! Ben de insanım! Ben de yoruluyorum!” diye bağırdım. O an çocuklar kapıda durmuş bizi izliyordu. İçimdeki acı büyüdü.

Bir gün iş yerinde fenalaştım. Kalbim sıkıştı, nefes alamadım. Arkadaşlarım beni hastaneye götürdü. Doktor “Tükenmişlik sendromu” dedi. “Biraz dinlenmeniz lazım.” Ama nasıl dinlenecektim? Evde bekleyen işler, annem, çocuklar… Dinlenmek lüks gibiydi.

O gece Murat yanıma geldi. İlk defa gözlerimin içine baktı: “Gerçekten iyi misin?” dedi sessizce. O an ağlamaya başladım. “İyi değilim Murat… Çok yoruldum… Herkes için yaşarken kendimi unuttum…”

Ertesi sabah çocuklar kahvaltı hazırlamıştı. Zeynep bana sarıldı: “Anne, biraz dinlen olur mu? Biz hallederiz.” O an içimde bir umut ışığı yandı. Belki de bazen yardım istemek gerekiyordu.

Ama yine de biliyorum ki bu ülkede kadın olmak kolay değil. Hep güçlü olmamız bekleniyor; ağlamadan, şikayet etmeden her şeyi halletmemiz… Ama biz de insanız; yoruluruz, kırılırız, bazen pes etmek isteriz.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç sadece kendiniz için yaşadınız mı? Yoksa siz de benim gibi başkalarının hayatını taşırken kendi hayatınızı unuttunuz mu?