Kayınvalidemle Aynı Çatıda: Kendi Evimde Yabancı Olmak
“Elif, o çorbayı bir daha böyle yaparsan, Emre dışarıda yemeye başlar!” Şengül Hanım’ın sesi mutfağı doldurduğunda, elimdeki kepçe titredi. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Eşim Emre ise salonda televizyonun sesini biraz daha açtı, sanki hiçbir şey duymamış gibi. Oysa ben, o çorbanın içine sevgimi, umudumu, yeni hayatımıza dair hayallerimi katmıştım. Ama Şengül Hanım’ın gözünde ben hâlâ yabancıydım, evin gerçek sahibi o, ben ise misafirdim.
Her şey, Emre’yle evlendikten sonra başladı. İstanbul’da ev kiraları uçmuştu, Emre’nin işi de yeni olduğu için kendi evimize çıkmak imkânsızdı. “Bir süre annemle kalalım,” dediğinde, “Elbet geçici olur,” diye düşündüm. Ama zaman geçtikçe, geçicilik kalıcıya dönüştü. Şengül Hanım’ın gölgesi her yere sinmişti: Perdelerin rengine, sofranın düzenine, hatta benim gülüşüme bile.
İlk başlarda iyi niyetliydim. “Belki zamanla alışırız,” dedim. Ama her sabah mutfakta başlayan sessiz savaşlar, akşam yemeğinde büyüyordu. Bir gün Şengül Hanım, komşu Ayşe Teyze’ye yüksek sesle şöyle dedi: “Bizim Elif’in eli biraz ağır, yemekler geç pişiyor.” O an yüzüm kızardı, gözlerim doldu ama bir şey diyemedim. Annemden öğrendiğim sabrı hatırladım; “Büyüklerin yanında susmak gerekir,” derdi hep. Ama susmak içimde birikiyordu.
Bir akşam Emre’yle konuşmaya çalıştım. “Bak Emre, ben bu evde kendimi yabancı gibi hissediyorum,” dedim. O ise gözlerini kaçırdı: “Annem yaşlı, alışkanlıkları var. Biraz idare et.” O an anladım ki bu evde benim duygularım ikinci planda. O gece uyuyamadım; tavanı izlerken içimdeki yalnızlık büyüdü.
Bir gün annem aradı. Sesimi duyar duymaz “Kızım iyi misin?” dedi. Dayanamadım, ağlamaya başladım. “Anne, ben burada yok gibiyim. Ne yapsam yaranamıyorum.” Annem sustu bir süre, sonra “Kızım, kendi sınırını çizmezsen kimse sana alan açmaz,” dedi. O sözler beynimde yankılandı.
Ertesi sabah mutfağa girdiğimde Şengül Hanım yine oradaydı. “Bugün pazara gideceğim, sen evi toparla,” dedi buyurgan bir sesle. İçimde bir cesaret topladım: “Ben de pazara gelmek istiyorum,” dedim. Yüzüme baktı, şaşırdı. “Sen bilirsin,” dedi soğukça.
Pazarda yürürken Şengül Hanım sürekli fiyatlara söyleniyor, satıcılarla pazarlık yapıyordu. Bir ara bana döndü: “Senin annen de böyle mi pazarlık yapar?” dedi küçümseyerek. İçimden bir şeyler koptu ama yutkundum. Eve döndüğümüzde Emre işten gelmişti. Şengül Hanım hemen başladı: “Bak oğlum, Elif pazarda bile zorlanıyor.” Emre bana baktı: “Alışırsın Elif,” dedi sadece.
O gece karar verdim; artık susmayacaktım. Ertesi gün sofrada Şengül Hanım yine eleştiriye başladı: “Salatanın tuzu fazla olmuş.” Bu kez gözlerinin içine baktım: “Şengül Hanım, ben elimden geleni yapıyorum ama her seferinde eleştirilmek beni çok yoruyor.” Bir an sessizlik oldu. Emre şaşkınlıkla bana baktı. Şengül Hanım ise kaşığını bıraktı: “Ben sadece iyiliğini istiyorum,” dedi ama sesi titriyordu.
O günden sonra evde hava değişti. Şengül Hanım bana daha mesafeli davrandı ama en azından artık her şeye karışmıyordu. Emre ise ilk defa bana destek olmaya başladı; akşamları mutfağa gelip yardım etti, bazen annesine karşı beni savundu.
Ama kolay olmadı; arada yine tartışmalar çıktı. Bir gün Şengül Hanım yüksek sesle bağırdı: “Bu ev benim! Kuralları ben koyarım!” Ben de ilk defa sesimi yükselttim: “Burası bizim de evimiz! Ben de insanım, benim de hislerim var!” O an göz göze geldik; ikimiz de ağlamaya başladık.
Zamanla birbirimizi anlamaya başladık belki ama içimde hâlâ bir yara var: Kendi evimde kendim olamamanın yarası…
Şimdi size soruyorum: Kendi evinizde yabancı gibi hissettiğiniz oldu mu hiç? Sınırlarınızı nasıl korudunuz? Yoksa hâlâ susuyor musunuz?