Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Gülten’in Hikayesi
“Gülten Hanım, kocanız dün gece yine eve geç mi geldi?”
Apartmanın giriş kapısını açar açmaz, karşı apartmanın önünde oturan komşu kadınların fısıltıları kulağıma çalındı. Sanki her sabah bana ait olmayan bir suçun hesabını vermek zorundaymışım gibi, başımı dik tuttum. Gözlerimi gökyüzüne kaldırdım; gri bulutlar İstanbul’un üstüne çökmüş, yağmurun habercisi olmuştu. İçimde ise çoktan fırtına kopmuştu.
“Günaydın,” dedim, sesim titremesin diye dudaklarımı sıktım. Ama onlar çoktan bana bakmayı bırakıp kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı bile.
Eşim Yılmaz’la evliliğimizin on ikinci yılıydı. İlk yıllarımızda her şey daha kolaydı; ya da ben öyle sanıyordum. Yılmaz’ın işten geç gelmeleri, eve geldiğinde surat asması, çocuklarla ilgilenmemesi zamanla alışkanlık haline gelmişti. Ben ise annemin bana öğrettiği gibi, “Kadın dediğin sabreder,” diyerek her şeyi içime atıyordum.
O sabah, içimde bir şeyler kırılmıştı. Oğlum Emre kahvaltısını yapmadan okula gitmiş, kızım Elif ise odasında sessizce ağlamıştı. Yılmaz’ın gece yarısı eve sarhoş gelmesi, mutfakta bardakları kırıp bağırması… Komşuların duyduğu her şey, sabah dedikoduya dönüşüyordu.
Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Gülten, yuvanı yıkma. Herkesin derdi var. Kocan sonuçta kötü biri değil.” Ama ben artık dayanamıyordum. Herkesin derdi vardı belki ama neden hep kadınlar susmak zorundaydı?
O gün işyerine gitmek için otobüse bindiğimde, camdan dışarı bakarken gözyaşlarımı tutamadım. Yanımda oturan yaşlı bir kadın bana mendil uzattı.
“Evladım, ağlama. Her şey geçer,” dedi.
Ama geçmiyordu. Her gün aynı döngü: Sabah dedikodular, akşam Yılmaz’ın öfkesi, çocukların sessizliği…
Bir akşam Yılmaz eve yine geç geldi. Kapıyı açtığımda gözleri kan çanağı gibiydi.
“Yemek hazır mı?” diye bağırdı.
“Hazır,” dedim sessizce.
Masaya oturdu, tabağını önüne koydum. Bir lokma aldıktan sonra tabağı masaya fırlattı.
“Bu ne biçim yemek? Annem olsa böyle yapmazdı!”
O an içimde bir şey koptu. Elif korkuyla odasına kaçtı, Emre ise gözlerini yere indirdi.
“Yeter!” diye bağırdım ilk defa. “Yeter artık! Ne ben ne çocuklar bu hayatı hak etmiyoruz!”
Yılmaz şaşkınlıkla bana baktı. O an ilk defa onun da korktuğunu gördüm.
O gece çocuklarımı alıp annemin evine gittim. Annem kapıyı açınca gözlerime baktı, hiçbir şey sormadan sarıldı bana.
“Anne, ben boşanmak istiyorum,” dedim titreyen sesimle.
Annem önce sustu, sonra gözyaşları içinde başını salladı.
“Sen bilirsin kızım. Ama kolay olmayacak.”
Kolay olmadı gerçekten. Mahallede dedikodular arttı. “Gülten kocasını terk etmiş,” diyenler oldu. İşyerinde bile insanlar arkamdan konuşmaya başladı. Ama ilk defa kendim için bir şey yapmıştım.
Boşanma süreci aylar sürdü. Yılmaz’ın ailesi beni suçladı, kendi ailemde bile bazıları “Çocukların için dön,” dedi. Ama ben dönmedim. Elif ve Emre’nin gözlerinde ilk defa umut gördüm.
Bir gün markette karşılaştığım komşu Ayşe Abla yanıma yaklaştı:
“Gülten, herkes konuşuyor ama ben seni takdir ediyorum. Cesaretin varmış.”
O an anladım ki yalnız değildim. Benim gibi susan, korkan birçok kadın vardı bu mahallede.
Şimdi yeni bir hayat kuruyorum çocuklarımla birlikte. Kolay değil; maddi zorluklar, yalnızlık, toplumun baskısı… Ama en azından artık aynaya bakınca kendimi görebiliyorum.
Bazen geceleri uyuyamıyorum; “Doğru mu yaptım?” diye soruyorum kendime. Ama sonra Elif’in gülüşünü, Emre’nin huzurla uyuyuşunu görünce içim rahatlıyor.
Belki de asıl soru şu: Bir kadının mutluluğu neden hep başkalarının onayına bağlı? Sizce de artık değişmesi gerekmiyor mu?