Bir Telefonun Ardından: Annemle Yüzleşmem

Telefon cebimde titrediğinde, hocanın gözleri üzerimdeydi. “Zeynep, ya telefonu kapat ya da aç, lütfen!” dedi sinirle. Sınıftaki herkes bana bakıyordu. Ekranda ‘Annem’ yazıyordu. İçimde bir his, bu aramanın sıradan olmadığını fısıldadı. İkinci kez çaldığında, hocadan izin isteyip dışarı çıktım. Koridorda titreyen ellerimle telefonu açtım.

“Alo? Anne?”

Karşıdan gelen ses, her zamankinden daha yorgun ve kırıktı. “Zeynep… Kızım… Beni dinlemen lazım.”

“Anne, sınavdaydım. Ne oldu? Korkuttun beni.”

Bir an sessizlik oldu. Sonra annemin sesi titreyerek devam etti: “Zeynep, hastanedeyim. Doktorlar… Doktorlar iyi şeyler söylemedi. Baban yanında, ama… Sen de gel olur mu?”

O an zaman durdu sanki. Kalbim deli gibi atıyordu. Annemle son iki yıldır aramızda görünmez bir duvar vardı. Üniversiteye İstanbul’a geldiğimden beri, onun beklentileriyle kendi hayallerim arasında sıkışıp kalmıştım. Hukuk okumamı istemişti, ben ise edebiyatı seçmiştim. Her telefon konuşmamız tartışmayla biterdi. Ama şimdi, o duvar yerle bir olmuştu.

Hastaneye nasıl gittiğimi hatırlamıyorum bile. Babam kapıda bekliyordu, gözleri kan çanağına dönmüştü. “Annen seni bekliyor,” dedi kısık sesle.

Odaya girdiğimde annem solgun bir şekilde yatağa uzanmıştı. Gözleriyle beni aradı, bulunca hafifçe gülümsedi. Yanına oturdum, elini tuttum.

“Kızım… Biliyorum, sana çok baskı yaptım. Ama ben sadece senin iyiliğini istedim,” dedi gözleri dolarak.

“Anne, lütfen şimdi bunları konuşmayalım. İyileşeceksin, bak göreceksin,” dedim ama sesim titriyordu.

Başını iki yana salladı. “Bazen insanın zamanı az kalınca, bazı şeyleri daha iyi anlıyor. Senin mutlu olmanı istiyorum Zeynep. Benim istediğim gibi değil, senin istediğin gibi yaşa.”

O an gözyaşlarımı tutamadım. Yıllardır içimde biriktirdiğim öfke, kırgınlık ve sevgi birbirine karıştı. Annemin elini sımsıkı tuttum.

Babam içeri girdiğinde ortam daha da ağırlaştı. Babamla da ilişkimiz hep mesafeliydi; o da annem gibi benim kendi yolumu seçmemi hiç istememişti.

“Zeynep,” dedi babam, sesi çatallıydı, “Annenin durumu ciddi. Belki de… Belki de son zamanlarımız olabilir.”

O gece hastanede kaldım. Annem uyurken başucunda oturdum ve çocukluğumdan beri yaşadıklarımızı düşündüm: Annemin bana masallar okuduğu geceleri, ilk okula başladığımda elimi bırakmayışını… Sonra büyüdükçe aramızdaki mesafenin nasıl açıldığını…

Sabah olduğunda annem biraz daha iyi görünüyordu. Bana dönüp fısıldadı: “Biliyor musun Zeynep, senin yazdığın o hikayeleri gizlice okudum hep. Çok güzel yazıyorsun kızım. Keşke sana daha çok destek olsaydım.”

Şaşkınlıkla baktım ona. “Gerçekten mi anne? Hiç söylememiştin…”

“Korktum Zeynep. Senin de benim gibi hayal kırıklığına uğramandan korktum. Ama şimdi anlıyorum ki, insanın kendi yolunu seçmesi en doğrusuymuş.”

O an anneme sarıldım ve ikimiz de uzun süre ağladık.

Sonraki günler hastanede geçti. Babamla da konuşmaya başladık; o da yavaş yavaş yumuşadı, bana çocukluğumdan beri ilk defa sarıldı bir gün.

Ama hayat acımasızdı; annemin durumu hızla kötüleşti. Bir sabah yoğun bakıma alındı ve birkaç gün sonra onu kaybettik.

Cenazede herkes başsağlığı dilerken ben annemin bana bıraktığı son mektubu cebimde sıkıca tutuyordum:

“Kızım,
Hayat bazen bizi istemediğimiz yollara sürükler ama unutma; en önemli şey kendi yolunu bulmak ve sevdiklerinle barış içinde yaşamak. Seni çok seviyorum.
Annen”

O mektubu defalarca okudum. Annemin yokluğunda hayat daha zor oldu ama onun sözleri kulağımda yankılandı hep.

Üniversiteye döndüğümde hocalarım bana destek oldu; arkadaşlarım yanımdaydı ama içimde bir boşluk vardı artık.

Bir gün babam aradı: “Zeynep, eve gelmek ister misin? Birlikte yemek yiyelim.” O an anladım ki aileyle olan yaralar zamanla iyileşebiliyor.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp annemi düşünüyorum: Acaba o da benim gibi pişmanlıklar yaşadı mı? Sevgiyle yapılan hatalar affedilir mi sizce? Siz hiç annenizle böyle bir yüzleşme yaşadınız mı?