“Al Bu Çocuğu, Umrumda Değil. Ama Parayı Ver.” – Annem Beni Babama Sattı: Bir Hayatın Gölgesinde Büyümek

“Al bu çocuğu, umrumda değil. Ama parayı ver.”

O cümle hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Annemle babamın arasında geçen o geceyi asla unutamıyorum. Odamın kapısı aralıktı, içeriden gelen sesleri duymamak için yastığımı başıma bastırsam da, annemin soğuk ve kararlı sesi duvarları delip geçti. Babamın sesi ise titrek ve çaresizdi: “Ne diyorsun Hatice? O bizim kızımız, para ne demek?”

Ama annem kararlıydı. “Benim için bitti bu iş. Al Zeynep’i, ama bana borcunu öde. Yoksa bir daha yüzümü göremezsin.”

O an, sekiz yaşındaki kalbim paramparça oldu. O gece annem eşyalarını topladı, kapıyı çarptı ve gitti. Ben ise babamın kucağında, gözyaşları içinde kaldım. O günden sonra annemin kokusunu, sesini, hatta yüzünü bile unutmaya başladım. Sadece o cümle kaldı aklımda: “Ama parayı ver.”

Babam, Mustafa Bey, bana hem anne hem baba olmaya çalıştı. Ama onun da içi yanıyordu. Akşamları işten yorgun argın döner, bana çorba yapar, saçımı okşardı. Ama gözlerinde hep bir suçluluk, bir mahcubiyet vardı. Bazen geceleri sessizce ağladığını duyardım. Bir gün cesaretimi topladım ve sordum:

“Baba, annem neden gitti?”

Bana sarıldı, uzun süre sustu. Sonra sadece şunu dedi: “Bazen insanlar sevgiyi unutuyor kızım. Ama ben seni asla bırakmam.”

Okulda arkadaşlarım annelerinden bahsederdi. Anneler Günü’nde herkes annesine şiir yazarken ben boş bir kağıtla otururdum. Öğretmenim Ayşe Hanım yanıma gelir, saçımı okşar, “Sen çok güçlüsün Zeynep” derdi. Ama ben güçlü olmak istemiyordum; sadece annemi istiyordum.

Yıllar geçti, babamla aramızdaki bağ güçlendi ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Lise yıllarında annemin başka bir şehirde yaşadığını duydum. Bir gün cesaretimi toplayıp ona mektup yazdım. “Anne, ben Zeynep’im. Nasılsın? Beni özledin mi?” Cevap gelmedi.

Üniversiteyi kazandığımda babam çok gururlandı. “Seninle gurur duyuyorum kızım” dediğinde gözleri doldu. Ama ben hâlâ annemin sevgisini arıyordum. Arkadaşlarım aileleriyle fotoğraf çektirirken ben hep bir adım geride duruyordum.

Bir gün babam hastalandı. Hastane odasında elini tuttum, “Beni bırakma baba” dedim. O ise zayıf bir gülümsemeyle “Sen artık güçlüsün Zeynep” dedi. O gün babamı kaybettim.

Cenazede annem gelmedi. O an anladım ki, ben gerçekten de bir eşya gibi el değiştirmiştim; sevgiyle değil, parayla ölçülmüştüm.

Babamdan sonra yalnız kaldım. İstanbul’da küçük bir evde yaşamaya başladım. Geceleri bazen annemi rüyamda görüyordum; bana sırtını dönüyor, uzaklaşıyordu. Sabahları gözlerim şiş uyanıyordum.

Bir gün posta kutuma bir zarf geldi. Üzerinde annemin adı yazıyordu: Hatice Yılmaz. Ellerim titreyerek açtım mektubu.

“Zeynep,

Yıllar geçti, sana yazacak cesareti ancak şimdi bulabildim. O zamanlar gençtim, çaresizdim, hayatın yükü ağırdı. Belki affedemezsin ama bil ki seni hep düşündüm.

Anne”

Mektubu okuduktan sonra saatlerce ağladım. Affetmek istedim ama içimdeki yara hâlâ kanıyordu.

Bir gün karar verdim; annemi bulacaktım. Onun yaşadığı kasabaya gittim. Küçük bir evde yaşıyordu. Kapıyı çaldım; karşıma çıkan kadın tanıdık ama yabancıydı.

“Anne?” dedim kısık sesle.

Gözleri doldu, bana sarılmak istedi ama geri çekildim.

“Neden?” dedim sadece.

Uzun süre sustu, sonra ağlamaya başladı: “Çok gençtim Zeynep… Babanla aramızda borçlar vardı, hayat çok zordu… Sana iyi bakamayacağımı düşündüm… Belki de korktum.”

O an içimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı. Ona sarıldım ama içimdeki boşluk hâlâ dolmadı.

Şimdi otuz yaşındayım. Kendi ayaklarım üzerinde duruyorum ama hâlâ o geceyi unutamıyorum: “Al bu çocuğu, umrumda değil. Ama parayı ver.”

Acaba gerçekten para sevgiden daha mı önemli? Bir çocuk annesinin sevgisinden vazgeçebilir mi? Siz olsaydınız affeder miydiniz?