İhanetin Gölgesi: Altı Günlük Sessizlik

— Murat! — Annemin sesi mutfaktan yankılandı, sanki duvarları delip kalbime saplandı. Altı gündür konuşmuyoruz. Altı gün… Her sabah aynı soğukluk, aynı sessiz kahvaltı. Çaydanlığın fokurtusu, tabakların tıkırtısı dışında hiçbir ses yok. Annemle babamın evinde büyürken, böylesine bir sessizliğin ne kadar acıttığını bilmezdim. Şimdi ise, kendi evimde, kendi karımla aramda bu duvarı ördüm.

Her şey geçen salı akşamı başladı. İşten eve geç geldim. İstanbul trafiği, patronun bitmek bilmeyen istekleri… Eve girdiğimde tek istediğim biraz huzurdu. Ama Elif’in sesi mutfaktan geldi: “Murat, kıymayı çıkardın mı?” Bir an duraksadım. Unutmuştum. Yine unutmuştum. Elif’in yüzündeki hayal kırıklığı, kelimelerden daha ağırdı.

“Senin için önemli olan hiçbir şeyi hatırlamıyorsun!” dedi, sesi titriyordu. “Bir kere de ben hatırlatmadan yapamaz mısın?”

O an, yorgunluğumun ve öfkemin etkisiyle, gereksiz bir laf ettim: “Sen de her şeyi abartıyorsun Elif! Sanki dünyanın sonu!”

O günden beri konuşmuyoruz. Aynı evde iki yabancı gibi yaşıyoruz. Akşamları televizyonun sesiyle sessizliği bastırmaya çalışıyorum ama nafile. Elif’in gözleri bana bakmıyor bile. Yatakta sırtını dönüyor. Sabahları kahvaltı hazırlıyor ama tabağı önüme koyarken göz göze gelmemeye özen gösteriyor.

İlk günler gurur yaptım. “O da gelsin özür dilesin,” dedim kendi kendime. Ama her geçen gün içimdeki boşluk büyüdü. Annem aradı dün gece: “Oğlum, Elif iyi mi? Sesi bir tuhaf geldi telefonda.” Ne diyebilirdim ki? “İyiyiz anne,” dedim yalanla.

İş yerinde de huzurum kalmadı. Arkadaşım Cem bir ara sordu: “Hayırdır Murat, suratın beş karış?” Gülüp geçtim ama içimden ağlamak geldi. Akşam eve dönerken marketten Elif’in sevdiği çikolatadan aldım. Eve girince masanın üstüne bıraktım, hiçbir şey olmamış gibi. O ise çikolataya dokunmadı bile.

Gece yarısı uyanıp mutfağa su içmeye gittim. Elif’i orada buldum, gözleri şişmişti ağlamaktan. Beni görünce hemen yüzünü çevirdi.

“Elif…” dedim usulca.

Cevap vermedi. Sadece dolabı açıp kapattı, sonra odasına geçti.

O an anladım; mesele sadece kıyma değildi. Yıllardır biriktirdiğimiz kırgınlıklar, küçük unutkanlıklar, birbirimize söyleyemediğimiz sözler… Hepsi bir anda üzerimize çökmüştü.

Ertesi sabah işe gitmeden önce kapıda durdum. “Elif, konuşmamız lazım,” dedim.

Bana bakmadan, “Geç kalacaksın Murat,” dedi.

O gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Akşam eve dönerken babam aradı: “Oğlum, evlilik böyle şeylerdir. Bazen susmak gerekir ama bazen de konuşmak… Sen hangisini yapıyorsun?”

Babamın bu sözleri beynimde yankılandı. Eve girince Elif’i salonda buldum, elinde eski bir fotoğraf albümü vardı. Düğün fotoğraflarımıza bakıyordu.

Yanına oturdum, albüme baktım. “Ne oldu bize Elif?” dedim fısıltıyla.

Gözleri doldu, ama yine de konuşmadı. O an içimde bir şeyler koptu.

“Bak Elif,” dedim, “Biliyorum, sadece kıyma meselesi değil bu. Ben bazen seni ihmal ediyorum, farkındayım. Ama inan bana, seni seviyorum ve bu sessizlik beni öldürüyor.”

Bir süre sustu, sonra başını eğdi: “Murat, ben de seni seviyorum ama bazen çok yalnız hissediyorum bu evde. Sanki sadece ben varmışım gibi… Her şeyi ben hatırlamak zorundaymışım gibi…”

O an anladım; Elif’in yükü ağırdı ve ben bunu görmezden gelmiştim.

“Haklısın,” dedim. “Bazen işin stresiyle seni ikinci plana atıyorum. Ama bunu değiştirmek istiyorum.”

Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben de değişmek istiyorum Murat,” dedi titrek bir sesle. “Ama korkuyorum… Ya yine aynı olursa? Ya yine unutursan?”

Onu kollarıma aldım; ilk defa altı gün sonra birbirimize sarıldık.

O gece uzun uzun konuştuk; geçmişteki kırgınlıklarımızı, korkularımızı… Sabah olduğunda ikimiz de daha hafif hissediyorduk kendimizi.

Ama biliyorum ki bu sadece bir başlangıçtı; evlilikte asıl mesele konuşabilmekti, suskunlukla değil…

Şimdi size soruyorum: Siz hiç sevdiklerinizle aranızda böyle bir sessizlik duvarı ördünüz mü? O duvarı yıkmak için ilk adımı atmak neden bu kadar zor oluyor?