Sessizliğin Dersleri: Bir Anadolu Kasabasında Hayatın Kıyısında

“Yeter artık, Zeynep! Kaç kere söyledim, o çocuklara fazla yakın davranma!” Annemin sesi, sabahın sessizliğini bıçak gibi kesiyordu. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla çay masaya döküldü. İçimde biriken kelimeler boğazımda düğümlendi. Annemle göz göze gelmemeye çalışarak başımı eğdim. O an, içimdeki fırtına dışarıdan bakınca sadece bir sessizlik gibi görünüyordu.

O sabah, kasabanın eski okulunun kapısından içeri girdiğimde, koridorlarda yankılanan ayak seslerimle birlikte geçmişim de adımlarımı takip ediyordu. Sınıfa girdiğimde, duvarlardaki solmuş Atatürk portresi ve çatlamış kara tahta bana çocukluğumu hatırlattı. O zamanlar her şey daha kolaydı; annem bana sarılır, babam akşam eve döndüğünde başımı okşardı. Şimdi ise, ailemin bana yüklediği beklentilerle kendi hayallerim arasında sıkışıp kalmıştım.

Sınıfta öğrencilerimin gözleri üzerimdeydi. Arka sırada oturan Elif’in gözleri kızarmıştı; dün gece yine annesiyle kavga etmişti belli ki. Yanında oturan Mehmet ise defterine bir şeyler karalıyordu; muhtemelen yine babasının işsizliğiyle ilgili bir şeyler yazıyordu. Onların sessizliğiyle kendi sessizliğim birleşince, sınıfın havası ağırlaştı.

“Günaydın çocuklar,” dedim, sesim titrek çıktı. “Bugün hayatımızdaki sessizlikler üzerine konuşacağız.”

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Elif elini kaldırdı: “Öğretmenim, sessizlik bazen çok korkutucu oluyor. Evde annemle babam kavga ettiğinde, sonra saatlerce kimse konuşmuyor. O zaman ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

İçim burkuldu. Kendi evimizde de çoğu zaman böyleydi; babam anneme bağırır, sonra saatlerce kimse konuşmazdı. O sessizlikte nefes almak bile zor gelirdi.

Ders bitiminde okulun bahçesine çıktım. Yağmur yeni dinmişti, toprak kokusu havayı doldurmuştu. Okulun bahçıvanı Hüseyin Amca yanımdan geçerken başını salladı: “Zeynep öğretmen, senin de yüzün asık bugün.”

Gülümsedim ama içimdeki ağırlık geçmedi. Eve dönerken yolda komşu Ayşe Teyze’ye rastladım. “Kızım,” dedi, “annen seni bekliyor, akşam misafir gelecekmiş.”

Eve girdiğimde annem mutfakta telaşla yemek hazırlıyordu. “Zeynep,” dedi, “bu akşam Halil Beyler gelecek. Biliyorsun oğulları Murat seni beğeniyormuş.”

İçimde bir şey koptu o an. Murat’ı tanıyordum; kasabanın zenginlerinden birinin oğluydu, ama onunla hiçbir ortak yanımız yoktu. Annem ise sanki hayatımın tek amacı iyi bir evlilik yapmakmış gibi davranıyordu.

“Anne,” dedim, “ben evlenmek istemiyorum.”

Annemin yüzü bir anda asıldı. “Ne demek istemiyorsun? Herkesin bir yolu var bu kasabada. Öğretmenlik de nereye kadar? Yaşın geçiyor!”

O an gözlerim doldu ama ağlamadım. İçimdeki sessizliği ilk kez kelimelere dökmek istedim: “Anne, ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Öğrencilerime umut olmak istiyorum. Onlara başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek istiyorum.”

Annem ellerini önlüğüne sildi, gözlerinde öfke ve hayal kırıklığı vardı: “Sen de baban gibisin işte! Hep başına buyruk!”

Babam… O da yıllar önce kasabadan gitmişti; büyük şehirde tutunamamış, sonra da arada bir arayan bir hayalete dönüşmüştü.

O gece misafirler geldiğinde sofrada herkes neşeli görünmeye çalıştı ama ben içimde fırtınalar koparken sessizce oturdum. Murat bana sorular sordu; ne okuduğumu, hangi yemekleri sevdiğimi… Ama ben cevap verirken bile kendimi başka bir yerde hayal ettim: İstanbul’da bir kütüphanede kitap okurken ya da öğrencilerimle tiyatro çalışırken.

Misafirler gittikten sonra annemle yalnız kaldık. “Zeynep,” dedi yorgun bir sesle, “ben senin iyiliğini istiyorum.”

“Biliyorum anne,” dedim, “ama benim iyiliğim senin düşündüğün gibi olmayabilir.”

O gece odamda uyuyamadım. Pencerenin önünde oturup yağmurun cama vuran damlalarını izledim. İçimdeki sessizlik büyüdükçe büyüdü.

Ertesi gün okulda Elif yanıma geldi: “Öğretmenim, dün söyledikleriniz için teşekkür ederim. Annemle konuşmaya çalıştım biraz.”

Gülümsedim; belki de en çok ihtiyacımız olan şey buydu: Sessizliği kırmak ve konuşmak.

Ama kasabada her şey kolay olmuyordu. Bir hafta sonra annem hastalandı; doktorlar stres dedi. Komşular dedikoduya başladı: “Kızını okutursan böyle olur işte!”

Bir sabah annem yatağında bana döndü: “Zeynep, ben yanlış mı yaptım?”

O an ona sarıldım: “Hayır anne, sen elinden geleni yaptın. Ama bazen bırakmamız gerekiyor… Hem kendimiz hem de sevdiklerimiz için.”

Aylar geçti; annem yavaş yavaş kabullendi benim yolumu seçtiğimi. Kasaba ise hâlâ konuşuyordu ama artık umursamıyordum.

Bir gün okulda Elif’in annesi yanıma geldi: “Kızım size çok şey borçlu,” dedi gözleri dolu dolu.

İşte o an anladım ki; bazen sessizliği kırmak sadece kendi hayatımızı değil, başkalarının hayatını da değiştiriyor.

Şimdi penceremin önünde otururken düşünüyorum: Sessizliği seçmek mi daha zor, yoksa onu bozmak mı? Siz olsanız hangisini yapardınız?