Ailemin Açlığı ve Benim Sessizliğim: Bir Evlat Olarak Yalnızlık

“Sen burada rahat rahat yeni evler alırken, biz açlıktan ölüyoruz! Sana bu mu yakışıyor, Oğuz?” Annemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki kahve fincanı titredi, içindeki sıcaklık avuçlarımı yakarken, annemin gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığı bir bıçak gibi kalbime saplandı.

Babam, Stanislaw değil, bizim babamız Hasan Bey, pencerenin önünde durmuş, dışarıda hafifçe yağan karı izliyordu. “Doruk ve Elif’e ikişer odalı, Cem’e ise üç odalı daire alacaksın. O bize bakacağına söz verdi. Bizim yaşlılığımızda arkamızda duracak tek kişi o,” dedi, sesi kararlı ama yorgundu. Annem ise eski bir albümün sayfalarını çeviriyor, sararmış fotoğraflara bakarken sessizce ağlıyordu.

O an içimde bir şeyler koptu. Ben bu evleri ailemi mutlu etmek için alıyordum; ama her seferinde daha çok suçlanıyor, daha çok yalnızlaşıyordum. Kardeşlerimle aramızda yıllardır süren bir soğukluk vardı. Elif bana her fırsatta “Senin paranın gölgesinde yaşamak istemiyorum,” derdi. Doruk ise “Senin aldığın evde oturmak bana gurur vermez,” diye bağırmıştı geçen yıl. Cem ise sessizdi, ama babamın ona olan güveni ve sevgisi beni hep kıskandırmıştı.

Bir akşam, ailece toplandığımız sofrada annem yine başladı: “Oğuz, senin yüzünden kardeşlerin birbirine düştü. Herkes senin ne kadar kazandığını konuşuyor. Bizim mahallede artık adımız çıkmış.”

Babam başını eğdi: “Evlatlar arasında ayrım yapmak istemem ama Cem bize sahip çıkacak tek kişi. Sen ise kendi hayatını yaşıyorsun.”

O an içimde bir öfke kabardı. “Ben de sizin evladınızım! Herkes için uğraşıyorum, çalışıyorum! Neden kimse bunu görmüyor?” diye bağırdım. Annem gözlerini kaçırdı, babam ise pencereye döndü.

Küçükken annem bana hep “Aile her şeydir,” derdi. Ama büyüdükçe gördüm ki aile bazen en büyük yük olabiliyor. Babamın gençliğinde çektiği yoksulluk hikayeleriyle büyüdüm; annem ise her bayramda eski günleri anlatırdı. Şimdi ise ben, onların gözünde sadece para kazanan ama duygusuz bir oğuldum.

Bir gün Elif aradı. Sesi titriyordu: “Oğuz abi, ben işten çıkarıldım. Ev kirasını ödeyemiyorum. Ama senden yardım istemek istemiyorum.”

“Saçmalama Elif, ben senin abinim. Tabii ki yardım ederim,” dedim.

“Hayır! Yeter artık! Hepimiz senin gölgen altında eziliyoruz!” dedi ve telefonu kapattı.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Ben gerçekten yanlış mı yapıyorum? Ailemi mutlu etmek için çalışmak, onlara ev almak neden bu kadar büyük bir suçtu?

Bir hafta sonra babam hastaneye kaldırıldı. Kalp krizi geçirmişti. Hastane odasında hepimiz toplandık; annem başında dua ediyor, Doruk ve Elif köşede sessizce ağlıyordu. Cem ise babamın elini tutmuştu.

Babam gözlerini açınca ilk bana baktı: “Oğuz… Bize kırgın mısın?”

Gözlerim doldu: “Hayır baba… Sadece yoruldum.”

Babamın gözlerinden yaş süzüldü: “Biz de yorulduk oğlum… Ama aile olmak bazen birbirini anlamak demekmiş.”

O günden sonra her şey değişti sanmıştım ama yanılmışım. Babam taburcu olduktan sonra miras meselesi yeniden gündeme geldi. Annem ve babam, evlerin tapusunu kardeşlerime vermemi istedi. “Sen zaten kendi yolunu çizdin Oğuz,” dediler.

Bir akşam Doruk’la balkonda otururken sessizliği Doruk bozdu: “Biliyor musun abi, çocukken hep senin gibi olmak isterdim. Ama büyüdükçe senden uzaklaştım. Çünkü senin yanında kendimi hep eksik hissettim.”

“Doruk… Ben de hep sizinle yakın olmak istedim ama başaramadım galiba,” dedim.

O gece uzun uzun düşündüm. Ailemin benden ne beklediğini, benim onlardan ne beklediğimi… Belki de en büyük hata, sevgiyi sadece maddiyatla gösterebileceğimi sanmamdı.

Bir sabah annem yanıma geldi, elinde eski bir fotoğraf: “Bak Oğuz… Bu fotoğrafta hepimiz mutluyduk. O zamanlar hiçbirimizin parası yoktu ama birbirimize sarılıyorduk.”

Fotoğrafa baktım; küçük bir evde, eski bir sobanın başında gülümseyen bir aile… Gözlerim doldu.

“Anne… Beni affedebilecek misiniz?” dedim.

Annem sarıldı: “Sen de bizi affet oğlum… Bazen sevgimizi yanlış gösterdik.”

Şimdi düşünüyorum da; aile olmak sadece aynı çatı altında yaşamak değilmiş. Bazen en yakınlarımız bile bizi anlamayabiliyor. Peki sizce; ailemiz için ne kadar fedakarlık yapmalıyız? Sevgi gerçekten sadece paylaşmakla mı çoğalır?