Bir Sabahın Sessiz Çığlığı: Aşağıdan Yukarıya Akan Hayat

“Yine mi ben?” diye içimden geçirdim, gözüm mutfak saatine takılırken. Saat daha sabahın yedisi bile olmamıştı ama günüm çoktan mahvolmuştu. Oysa bugün, uzun zamandır hayalini kurduğum o tatile çıkacaktım. Nihayet Elif’le birlikte Karadeniz’in serin sularına kavuşacak, İstanbul’un boğucu havasından uzaklaşacaktık. Ama işte yine, eski apartmanımızın daracık merdivenlerinde, annemin sesiyle irkildim: “Oğlum, Zeynep’in ateşi varmış, ablan perişan. Bir bakıver çocuklara, kızım doktora gidecekmiş.”

Ablam Ayşe, gözleri kıpkırmızı, elinde termometreyle kapının önünde bekliyordu. “Ne olur, bir saatliğine,” dedi, sesi titrek. “Başka kimsem yok.” Elif’in bana umutla bakan gözleri aklıma geldi; valizlerimiz kapının yanında hazırdı. Ama annemin ve Ayşe’nin bakışları arasında sıkışıp kaldım. “Tamam,” dedim, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. “Ama kısa sürsün.”

Ayşe çocukları bana bırakıp hızla çıktı. Kapı kapanınca apartmanın sessizliği üzerime çöktü. Zeynep’in ateşiyle yanıp tutuşan yüzüne baktım; küçük kardeşim Efe ise televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. Elif’e mesaj attım: “Biraz gecikeceğim.” O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.

Çocuklarla ilgilenirken zaman geçmek bilmedi. Zeynep ağlıyor, Efe sürekli bir şeyler istiyordu. Bir yandan Elif’in arka arkaya gelen mesajlarını okuyordum: “Ne zaman çıkıyorsun?”, “Otobüs saatini kaçıracağız!” Her mesajda içimdeki huzursuzluk büyüdü. Annem mutfağa uğradı, bana çay koydu. “Oğlum, aile her şeyden önce gelir,” dedi usulca. “Elif bekler, ama çocuklar beklemez.”

Kafamda yankılanan bu cümleyle pencereden dışarı baktım; karşı apartmanın balkonunda komşumuz Emine Teyze çamaşır asıyordu. Onun da hayatı hep başkaları için geçmişti; kocası yıllar önce vefat etmiş, üç çocuğunu tek başına büyütmüştü. Bir an için onun gözleriyle dünyaya bakmaya çalıştım: Hep başkaları için yaşamak ne demekti?

Ayşe nihayet döndüğünde saat neredeyse öğleni bulmuştu. Elif’in aramasıyla irkildim; telefonda sesi soğuktu: “Artık yetişemeyiz, biletler yandı.” İçimde bir boşluk oluştu. Ayşe teşekkür etti ama yüzümdeki hayal kırıklığını göremedi ya da görmek istemedi.

O gün akşam Elif’le buluştuk. Sahilde yürürken bana dönüp sordu: “Sonsuza kadar böyle mi olacak? Hep aileni mi seçeceksin?” Cevap veremedim. İstanbul’un gece ışıkları Boğaz’ın üzerinde titrerken, içimdeki fırtına dinmedi.

Ertesi sabah apartmanın girişinde komşumuz Cemal Abi’yle karşılaştım. “Yine çocuklara bakıyorsun ha?” dedi gülerek. “Senin gibi kardeş zor bulunur.” Gülümsedim ama içimde bir sızı vardı. Herkes fedakarlığı övüyordu ama kimse bunun bedelini sormuyordu.

Günler geçti, Elif’le aramızda mesafe büyüdü. Bir akşam annem sofrada bana döndü: “Oğlum, sen olmasan bu aile dağılırdı.” O an gözlerim doldu; kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu.

Bir gece pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Kendi hayatımı ne zaman yaşayacağım? Aile olmak hep kendinden vazgeçmek mi demek?”

Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi hayallerinizle ailenizin ihtiyaçları arasında nasıl bir denge kurardınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.