Bir Yara, Bir Sessizlik: Babamın Evi ve Kırık Hayaller

“Baba, neden hep susuyorsun?” diye bağırdım, sesim köy evinin taş duvarlarında yankılandı. Annem mutfakta, elleriyle hamur yoğururken bir an durdu, gözleriyle bana “sus” dedi. Ama ben susmadım. O an, yıllardır içimde biriken her şeyin patladığı andı. Babam, eski ahşap sandalyede oturmuş, eksik sağ kolunun ucunu ovuşturuyordu. Yüzünde alışık olduğum o taş gibi ifade vardı; ne öfke, ne sevgi, sadece derin bir yorgunluk.

O gün köye, babamın doğup büyüdüğü eve annemle birlikte gitmiştik. Şehirden tam yüz kilometre uzakta, yolları çamurdan geçilmeyen, eski bir Anadolu köyüydü burası. Babamın çocukluğu burada geçmiş, sonra savaş çıkınca daha on yedi yaşında cepheye gitmişti. 1945’te eve döndüğünde sağ kolu yoktu; sadece bir kütük kalmıştı geriye. O günden beri babamın gözleri hep uzaklara bakardı.

Köydeki evin kapısını açtığımızda, içeride ağır bir sessizlik vardı. Annem “Baban odada, birazdan gelir,” dedi. Ama ben biliyordum; babam hiçbir yere gitmemişti, sadece kendi içine çekilmişti. Annemle babam arasında yıllardır süren bir soğukluk vardı. Annem her fırsatta “Senin yüzünden bu hale geldik,” derdi. Babam ise cevap vermezdi.

O günün sabahında köyde elektrikler yine yoktu. Annem, “Odun bitti, sobayı yakamayacağız,” diye söyleniyordu. Ben ise şehirdeki rahat hayatımdan utanıyordum. Üniversiteyi bitirmiştim ama iş bulamamıştım; İstanbul’da kirada oturuyor, ay sonunu zor getiriyordum. Babamın köydeki yoksulluğu bana hep utanç vermişti. Ama o gün, o evde, annemin gözlerinde gördüğüm çaresizlik beni derinden sarstı.

Birden kapı çaldı. Komşumuz Zeynep teyze başını uzattı: “Murat abi yok mu? Ormana odun toplamaya gitti mi?” Annem başını iki yana salladı: “Yok kızım, gitmedi. Eliyle ne odunu toplayacak?” Zeynep teyze üzgün bir ifadeyle içeri girdi. “Köyde herkes konuşuyor Murat abi hakkında,” dedi fısıltıyla. “Eskiden ne çalışkandı… Şimdi kimseye karışmıyor.”

Babam o sırada odadan çıktı. Gözleriyle bana baktı, sonra yere çevirdi bakışlarını. “Ne konuşuyorsunuz?” dedi kısık bir sesle. Annem cevap vermedi. Ben ise dayanamayıp sordum: “Baba, neden hiç konuşmuyorsun? Neden hiçbir şey anlatmıyorsun?”

Babam bir an sustu, sonra ağır adımlarla pencereye yürüdü. Dışarıda kar başlamıştı; köyün üstüne beyaz bir örtü iniyordu. “Ne anlatayım oğlum?” dedi sonunda. “Her şey ortada.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Babamın hayatı boyunca taşıdığı yükü ilk kez bu kadar net gördüm. Savaşta kaybettiği kolu değil sadece; gençliğini, umutlarını ve belki de sevgisini kaybetmişti. Annem ise bu kaybın acısını yıllarca içine atmıştı.

Akşam olduğunda sobanın başında oturduk üçümüz. Annem sessizce çay demledi, babam ise gözlerini ateşe dikmişti. Birden annem konuştu: “Murat, oğlun işsiz kaldı yine.” Babam başını kaldırmadan cevap verdi: “Biliyorum.” Annem hiddetlendi: “Senin gibi suskun olursa tabii ki iş bulamaz!”

O an aramızda yıllardır süren sessizlik yerini öfkeye bıraktı. Ben ayağa kalktım: “Anne! Baba! Ben sizin yüzünüzden böyle oldum! Hiçbir zaman konuşmadınız, hiçbir zaman sevginizi göstermediniz!”

Babam bana baktı; gözlerinde ilk kez yaş gördüm. “Oğlum,” dedi titrek bir sesle, “ben savaşta her şeyimi kaybettim. Sadece kolumu değil… İçimdeki insanı da kaybettim.”

Annem ağlamaya başladı; elleriyle yüzünü kapattı. O an anladım ki bu evde herkes kendi acısına gömülmüş, kimse diğerinin yarasını sarmamıştı.

Gece boyunca uyuyamadım. Babamın odasına gittim; kapıyı araladım. Onu yatağında otururken buldum, elinde eski bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta genç bir adam ve yanında gülümseyen bir kadın… Babam ve annemdi bu.

“Baba,” dedim sessizce, “beni affet.”

Babam başını kaldırdı; gözlerinde yorgun ama sıcak bir bakış vardı. “Oğlum,” dedi, “hayat bazen insanı susturur. Ama sen susma… Kendi yolunu çiz.”

Sabah olduğunda köyde yeni bir gün başlamıştı ama içimdeki fırtına dinmemişti. Annem kahvaltıyı hazırlarken bana baktı: “Senin için üzülüyorum oğlum… Ama biz de kolay yaşamadık.”

O gün köyden ayrılırken babama sarıldım; ilk kez onu gerçekten anladığımı hissettim.

Şimdi düşünüyorum da… Acaba kaç ailede böyle sessiz savaşlar yaşanıyor? Kaç çocuk anne-babasının acısını anlamadan büyüyor? Sizce de bazen en büyük yaralar konuşulmayanlar değil mi?