Küçük Bir Kasabada Kapanan Kapılar: Bir Evlat, Bir Anne, Bir Sır

“Oğlum, ne zaman döneceksin? Babanın kırkı geliyor, bari o gün evde ol.” Annemin telefondaki sesi, yıllardır içimde biriken suçluluk duygusunu bir kez daha tetikledi. İstanbul’da, küçük bir öğrenci evinde, yağmurlu bir kasım akşamıydı. O an, duvarların üstüme üstüme geldiğini hissettim. Ellerim titredi; annemin sesindeki kırgınlık, sitem ve umutsuzluk, kilometrelerce uzaktan bile kalbimi delip geçti.

İstanbul’a ilk geldiğimde özgürlüğün sarhoşluğuyla doluydum. Kasabamızda herkes birbirini tanır, herkesin hayatı birbirine karışırdı. Annem, Hatice Hanım, kasabanın en çalışkan kadınlarından biriydi. Babam ise, Mustafa Bey, yıllarca belediyede çalıştıktan sonra emekli olmuştu. Ben ise, onların tek çocuğu olarak büyütülmüş, her zaman “uslu çocuk” olmam beklenmişti.

Üniversitenin ilk yılı eve her tatilde dönerdim. Annem sofralar kurar, en sevdiğim yemekleri yapardı: kuru fasulye, pilav, fırında tavuk… Sofrada sessizlik olurdu çoğu zaman. Babam gazeteye gömülür, annem ise göz ucuyla bana bakar ama hiçbir şey sormazdı. O sessizlikte hep bir şeylerin eksik olduğunu hissederdim.

İkinci yılın sonunda kasabaya dönmek istemedim. Arkadaşlarımın çoğu dağılmıştı; kimi Ankara’ya, kimi İzmir’e gitmişti. Kasabada genç kalmamıştı neredeyse. Annem her aradığında “Oğlum, bu ev sensiz çok soğuk,” derdi. Ben ise “Anne, işlerim var, staj buldum,” diye geçiştirirdim.

Babamın ölüm haberi geldiğinde İstanbul’da bir kafede oturuyordum. Telefonum çaldı; annemin sesi titriyordu: “Baban gitti oğlum… Yetişebilir misin?” O an içimde bir şeyler koptu. Hemen otobüs bileti aldım ve sabaha karşı kasabaya vardım.

Evimizin kapısını açtığımda annem mutfakta ağlıyordu. Gözleri şişmişti. Yanına yaklaştım; bana sarılmadı. Sadece başını eğdi ve “Hoş geldin,” dedi. O an anladım ki aramızda yıllardır büyüyen mesafe artık kapanmaz bir uçuruma dönüşmüştü.

Cenaze günleri kasabada herkes birbirinin acısını paylaşır gibi görünür ama aslında herkes birbirinin yarasını deşerdi. Taziye evinde komşularımızdan Ayşe Teyze yanıma yaklaşıp fısıldadı: “Oğlum, annen çok yalnız kaldı. Sen de hep uzaklarda… Yazık.” O an içimde bir öfke kabardı. Kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu; herkes annemi düşünüyordu.

Babamın kırkı için tekrar eve döndüğümde annemle baş başa kaldık. Akşam yemeğinde sessizliği bozan yine o oldu:

“Seninle konuşmamız lazım.”

Başımı kaldırdım; gözlerinde alışık olmadığım bir kararlılık vardı.

“Biliyorum, bana kızgınsın. Ama ben de sana kızgınım,” dedi.

Şaşırdım. “Neden?”

“Seninle hiç konuşamadık oğlum. Hep sustuk. Sen de ben de… Baban da öyleydi. Hep içimize attık.”

Birden çocukluğumdan beri hissettiğim o boğucu sessizliğin nedenini anladım. Annemle aramızda konuşulmayan bir sürü şey vardı. Onun gençliğinde yaşadığı hayal kırıklıkları, babamla olan çatışmaları, kasabanın dedikoduları… Hepsi bizim soframıza taşınmıştı ama hiç konuşulmamıştı.

O gece annemle ilk defa uzun uzun konuştuk. Bana gençliğini anlattı; babamla nasıl evlendiğini, kasabada nasıl yalnız hissettiğini… “Ben de senin gibi kaçmak istedim buradan,” dedi gözleri dolarak. “Ama kaçamadım. Sen kaçabildin.”

O an annemi ilk defa gerçekten anladığımı hissettim. Ama bu anlayış içimde yeni bir suçluluk yarattı. Ben kaçarken onu burada yalnız bırakmıştım.

Ertesi sabah kasabanın çarşısında yürürken eski arkadaşlarımdan Mehmet’le karşılaştım:

“Ne yapıyorsun burada? İstanbul’dan dönmezsin sanıyordum.”

“Babamın kırkı için geldim.”

Mehmet başını salladı: “Bizimkiler de hep aynı oğlum… Kaçıyoruz ama dönünce her şey aynı.”

Mehmet’in sözleri kafamda yankılandı. Gerçekten de kasabadan kaçmak kolaydı ama geçmişten kaçmak mümkün değildi.

O gün akşam annemle tekrar konuştuk:

“Anne, ben burada kalamam biliyorsun,” dedim.

“Biliyorum oğlum,” dedi sessizce. “Ama bazen insanın nereye ait olduğunu bilmesi lazım.”

O an gözlerim doldu. Annemin yalnızlığını ilk defa bu kadar derinden hissettim ama kendi hayatımı da bırakıp burada kalamazdım.

İstanbul’a dönerken otobüs camından kasabamı izledim; dar sokaklar, eski evler, çocukluğumun geçtiği park… Hepsi bana hem ait hem yabancıydı artık.

Şimdi İstanbul’da yeni hayatıma devam ediyorum ama annemin sesi hâlâ kulaklarımda: “Bazen insanın nereye ait olduğunu bilmesi lazım.”

Peki sizce insan gerçekten nereye ait? Kaçmak mı doğruydu yoksa kalmak mı? Siz olsanız ne yapardınız?