Birlikte Yürüyemediğimiz Yol: Bir Hayalin Ardında Kalanlar
“Yeter artık, Zeynep! Yirmi beş yıldır aynı hayalin peşinden koşuyoruz. Ne zaman yaşayacağız biz bu hayatı?” diye bağırdı Ali, mutfakta elleriyle masaya vururken. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Oysa ben sadece biraz daha sabretmesini istemiştim. Biraz daha… Belki bir yıl, belki iki yıl. Ama Ali’nin gözlerindeki yorgunluk, bana yılların ağırlığını bir tokat gibi çarptı.
Bizim hikâyemiz sıradan bir Anadolu kasabasında başladı. Ali’yle evlendiğimizde cebimizde beş kuruş yoktu ama umutlarımız vardı. O zamanlar, herkes gibi biz de “Bir gün bizim de arabamız olacak,” diye hayal kurardık. Arabamız olursa hafta sonları Sapanca’ya gideriz, yazın Ege’ye ineriz, kışın Uludağ’a çıkarız… Hayatımızı hep o arabayla yaşayacağımız günlere erteledik.
Ali belediyede çalışıyordu, ben de sağlık ocağında hemşireydim. İkimizin maaşıyla ancak geçiniyorduk. Her ay kenara üç beş kuruş atardık. Çocuklarımız olunca hayallerimizi biraz daha erteledik. “Onlar büyüsün, okula başlasın, sonra alırız,” dedik. Sonra çocukların dershane masrafları çıktı, sonra kızımızın üniversite sınavı, oğlumuzun diş teli… Her seferinde arabamız biraz daha uzaklaştı bizden.
Bir gün Ali işten eve geldiğinde elinde bir broşür vardı. “Bak Zeynep,” dedi heyecanla, “İkinci el bir Tofaş buldum. Sahibinden, temiz kullanılmış.” Gözleri parlıyordu. Ama ben hemen hesap yapmaya başladım: “Ali, bu ay oğlanın okul taksiti var. Kızın da mezuniyet elbisesi alınacak. Biraz daha bekleyelim mi?” dedim. Ali’nin yüzü düştü ama bir şey demedi. O gece yatağa sırtını dönerek yattı.
Yıllar geçti, çocuklar büyüdü, evden ayrıldılar. Evde baş başa kaldık Ali’yle. Artık her akşam sessizce televizyon izliyor, bazen eski fotoğraflara bakıp iç çekiyorduk. Bir gün Ali bana döndü ve dedi ki: “Zeynep, biz ne zaman yaşayacağız? Hep başkaları için yaşadık.” O an gözlerim doldu ama yine de cesaret edemedim: “Biraz daha sabır Ali,” dedim. “Emekli olunca alırız arabamızı.”
Emeklilik geldiğinde ise hayat bize başka bir oyun oynadı. Ali’nin kalp rahatsızlığı çıktı ortaya. Doktoru uzun yolculukları yasakladı. “Stresten uzak durmalı, fazla heyecanlanmamalı,” dedi doktor. O an içimdeki bütün umutlar söndü. Arabamız olsa ne olurdu ki? Artık yolculuk yapamayacaktık.
Bir akşam Ali’yle balkonda otururken sessizliği o bozdu: “Zeynep, ben sana kırgınım.” Şaşırdım: “Neden?” dedim. “Hayatımız boyunca hep başkalarını düşündün. Kendimizi hiç düşünmedin. Ben sadece seninle bir yolculuk yapmak istemiştim.”
O gece sabaha kadar ağladım. Kendime kızdım, hayata kızdım. Hep en iyisini yapmak istemiştim; çocuklarımız rahat etsin, kimseye muhtaç olmasın diye… Ama Ali’nin gözlerindeki kırgınlığı asla silemedim.
Bir gün kasabada eski bir arkadaşımızla karşılaştık: Hasan Abi ve eşi Emine Abla. Onlar da bizim gibi yıllarca çalışmışlar ama sonunda küçük bir araba alıp Ege’ye gitmişlerdi. Fotoğraflarını gösterdiler; deniz kenarında gülüyorlardı, mutlu görünüyorlardı. Ali o fotoğraflara uzun uzun baktı ve sessizce iç çekti.
O günden sonra Ali daha içine kapandı. Sabahları erkenden kalkıp camdan dışarı bakardı; yoldan geçen arabaları izlerdi. Bazen yanına oturup elini tutardım ama konuşmazdı.
Bir gün oğlumuz aradı: “Anne, babam neden bu kadar sessiz?” dedi. Ne diyebilirdim ki? “Hayat onu yordu oğlum,” dedim sadece.
Ali’nin hastalığı ilerlediğinde hastaneye kaldırdık. Yanında otururken elimi tuttu ve fısıldadı: “Keşke birlikte o yolu yürüyebilseydik Zeynep.” Gözyaşlarımı tutamadım.
Ali’yi kaybettikten sonra evde tek başıma kaldım. Her köşe başında onun sesi yankılanıyor gibiydi: “Ne zaman yaşayacağız Zeynep?”
Şimdi pencereden dışarı bakarken geçen arabaları izliyorum ben de… İçimde bir boşluk var; yıllarca ertelediğim hayallerimin boşluğu…
Bazen düşünüyorum: Hayatımızı hep başkaları için mi yaşamalıyız? Yoksa biraz da kendimiz için mi yaşamalıyız? Siz olsaydınız ne yapardınız?