Üçüncü Katın Sessizliği: İki Eski Dostun Hikayesi
“Zeynep, yine mi ağlıyorsun?” diye sordu annem, mutfak kapısının eşiğinde durup bana bakarken. Gözlerimi silip pencereye döndüm. Dışarıda, apartmanın önünde, beşinci kattaki Melis’in arabası parlıyordu. Her sabah olduğu gibi, yine dikkat çekici bir elbise giymişti. Saçları dalga dalga omuzlarına dökülüyordu. Ben ise üçüncü katta, sabahları işe yetişmek için aceleyle giydiğim solmuş kot pantolonum ve eski bir tişörtümle aynada kendime bakmaya bile çekiniyordum.
Melis’le çocukluğumuzdan beri arkadaştık. Aynı mahallede büyüdük, aynı okula gittik. O zamanlar aramızda hiçbir fark yoktu; ne güzellik, ne para, ne de hayaller… Ama zaman geçti, Melis değişti. O güzelleştikçe ben sanki daha da silikleşiyordum. Annem bile bazen “Melis gibi bakımlı olsan ya,” derdi. İçimden ona bağırmak isterdim: “Ben Melis değilim!” Ama diyemezdim. Çünkü annem de benim gibi hayal kırıklıklarıyla dolu bir kadındı.
Bir gün, apartman girişinde karşılaştık. Melis’in yanında yeni aldığı köpeği vardı. Göz göze geldik. “Ay Zeynep! Nasılsın canım? Yine çok yoğunum, işte koşturuyorum,” dedi hızlıca. Gülümsemeye çalıştım ama sesim titredi: “İyiyim Melis, sen?” O ise gözlerini devirdi: “Aman işte, biliyorsun… Patronum yine saçma sapan işler verdi. Neyse, ben kaçtım!”
O an içimde bir şeyler koptu. Eskiden bana her derdini anlatırdı. Şimdi ise sadece şikayet etmek için uğruyordu hayatıma. Benimle paylaşmak istediği tek şey başarıları ya da dertleriydi; ama asla gerçek duyguları değildi.
Bir akşam annemle sofradayken konu yine Melis’e geldi. “Bak kızım,” dedi annem, “Melis’in annesiyle konuştum geçen gün. Kızın maaşı ne kadar yüksekmiş! Sen de biraz daha çabalasan keşke.” Kaşığımı tabağa bıraktım. “Anne, ben elimden geleni yapıyorum,” dedim sessizce. Annem ise anlamadı; anlamak istemedi belki de.
O gece Melis’in Instagram hesabına baktım. Fotoğraflarında hep mutlu görünüyordu; lüks restoranlarda yemekler, yeni aldığı elbiseler… Ama ben onun gözlerindeki yorgunluğu görebiliyordum. Çünkü bir zamanlar o gözlerin içi gülüyordu; şimdi ise sadece parlıyordu.
Bir gün cesaretimi topladım ve Melis’i çaya davet ettim. “Gel de biraz sohbet edelim,” dedim mesajda. “Çok yoğunum ama belki hafta sonu uğrarım,” diye cevapladı. O hafta sonu geldiğinde kapım çaldı. Melis’in yüzünde yorgun bir gülümseme vardı.
“Zeynep, sana bir şey anlatmam lazım,” dedi oturur oturmaz. “Biliyor musun, bazen çok yalnız hissediyorum.” Şaşırdım. Çünkü Melis’in yalnız olabileceğini hiç düşünmemiştim.
“Nasıl yani?” dedim.
“Bilmiyorum… Herkes benden bir şeyler bekliyor. Annem evlenmemi istiyor, patronum daha çok çalışmamı… Arkadaşlarım hep başarılarımı kıskanıyor gibi hissediyorum.”
O an içimdeki kıskançlık yerini acımaya bıraktı. Çünkü ben de yalnızdım; ama kimse benden bir şey beklemiyordu.
“Melis,” dedim, “ben de yalnızım aslında. Ama senin kadar görünür değilim belki.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Melis gözlerimin içine baktı: “Zeynep, sence biz hâlâ arkadaş mıyız?”
Bu soru beni derinden sarstı. Çünkü cevabını bilmiyordum.
O günden sonra aramızda garip bir yakınlık başladı; ama eski samimiyet yoktu artık. Melis bazen bana uğruyor, dertleşiyordu; ben ise ona anlatacak hiçbir şey bulamıyordum. Çünkü hayatımda anlatmaya değer bir şey yoktu sanki.
Bir akşam apartmanın çatısında otururken Melis yanıma geldi. Elinde iki fincan çay vardı.
“Zeynep,” dedi, “biliyor musun, bazen keşke senin gibi olsam diyorum.”
Şaşırdım: “Benim gibi mi? Nesi varmış benim hayatımın?”
“Senin annen yanında, evin sıcak… Kimse senden büyük şeyler beklemiyor. Ben ise sürekli bir yarışın içindeyim.”
O an anladım ki herkesin yükü kendine ağırdı. Ben görünmez olmanın acısını yaşarken, Melis görünür olmanın ağırlığını taşıyordu.
Bir gün apartmanda yangın çıktı. Herkes panikle dışarı koştu. Annem merdivenlerde yere düştü; Melis ise hiç düşünmeden ona yardım etti. O an annemin gözleri doldu: “Kızım, iyi ki Melis varmış,” dedi bana sarılırken.
Yangından sonra apartmanda herkes birbirine daha yakın oldu; ama ben ve Melis’in arasındaki mesafe hiç kapanmadı. Çünkü bazı yaralar zamanla kabuk bağlasa da izi kalıyordu.
Şimdi pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Dostluk nedir gerçekten? Birlikte büyümek mi, yoksa birbirinin yükünü paylaşmak mı? Yoksa sadece aynı apartmanda yaşamak mı?
Sizce gerçek dostluk nedir? İnsan bazen en yakınındakine bile yabancılaşabilir mi?