Misafirlikte Sınırlar: Bir Bayramda Kaybolan Evim ve Ben
“Yeter artık, lütfen biraz sessiz olur musunuz?!” diye bağırdığımda, annem mutfakta elindeki çay bardağını düşürdü. O an, evimdeki herkes bana döndü; dayımın kaşı havada, yengemin gözleri kocaman açılmış, kuzenim ise elindeki telefona bakmayı bırakmıştı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim her şeyin patladığı andı.
Adım Elif. İstanbul’un kalabalık bir mahallesinde, küçük ama huzurlu bir evim var. Ya da vardı demeliyim. Çünkü bu yılki Ramazan Bayramı’nda, ailemle aramdaki sınırların ne kadar silik olduğunu acı bir şekilde öğrendim. Annem, babam, dayım, yengem, iki kuzenim ve hatta uzaktan akrabamız olan Halil Amca… Hepsi bayram için bana geldiler. “Bir-iki gün kalırız, Elifcim, hem hasret gideririz,” dediler. Ama o iki gün, iki haftaya dönüştü.
İlk günler güzeldi; sofralar kuruldu, kahkahalar yükseldi, eski anılar anlatıldı. Ama zaman geçtikçe evim küçülmeye başladı sanki. Sabahları banyoya girmek için sıraya giriyordum. Mutfakta annemle yengem sürekli yemek yapıyor, bulaşıklar hiç bitmiyordu. Kuzenlerim gece geç saatlere kadar televizyon izliyor, ben ise ertesi günkü iş toplantıma hazırlanmak için sessiz bir köşe arıyordum.
Bir akşam işten eve döndüğümde, salonun ortasında Halil Amca pijamalarıyla oturmuş, yüksek sesle haberleri izliyordu. “Elif kızım, şu klimayı biraz açsana, çok sıcak burası,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Kendi evimde nefes alamıyordum artık.
Gece yatarken içimden sürekli şu cümle geçiyordu: “Bu benim evim… Neden bu kadar yabancı hissediyorum?” Ama sabah olunca yine gülümseyip kahvaltı hazırlamaya devam ettim. Çünkü bizde misafire kötü davranılmazdı; hele ki aileyse…
Bir sabah iş toplantım vardı ve çok önemliydi. Salonda sessizlik istedim ama kuzenlerim PlayStation oynuyor, yengem telefonda yüksek sesle konuşuyordu. Sonunda dayanamadım: “Lütfen biraz sessiz olabilir misiniz? Çok önemli bir toplantım var!” dedim. Annem hemen araya girdi: “Kızım, misafiriz burada, biraz idare et. Hem bayramda çalışılır mıymış?”
O an içimdeki öfke gözlerime doldu. “Anne, burası benim evim! Ben burada yaşıyorum ve çalışmak zorundayım!” dedim. Annem kırılmıştı; bunu yüzünden okuyabiliyordum. Ama başka çarem yoktu.
O günün akşamı herkesin yüzü asıktı. Dayım bana sitem etti: “Elif, biz senin aileniz. Biraz daha hoşgörülü olamaz mısın?” Yengem ise kuzenlerini odasına çekip fısıldaşmaya başladı. Evde bir soğukluk oluştu.
İki gün sonra işler daha da kötüleşti. Yengem mutfakta bana çıkıştı: “Senin evinde rahat edemiyoruz Elif! Eskiden böyle değildin.” O an gözyaşlarımı tutamadım: “Ben de rahat edemiyorum! Kendi evimde yabancı gibiyim! Sınırlarımı korumak istiyorum ama kimse anlamıyor!”
Annem yanıma geldi ve sessizce elimi tuttu: “Kızım, biz seni özledik… Belki de fazla geldik üstüne.” O an annemin gözlerinde hem suçluluk hem de kırgınlık gördüm. İçimde bir suçluluk dalgası yükseldi ama aynı zamanda bir rahatlama da hissettim.
O gece uzun uzun düşündüm. Hep başkalarını memnun etmeye çalışırken kendimi kaybettiğimi fark ettim. Ailem benim için çok değerliydi ama kendi hayatımı da yaşamak istiyordum. Sabah olduğunda herkesi salona topladım.
“Sizi çok seviyorum ama artık kendi alanıma ihtiyacım var,” dedim titreyen bir sesle. “Bayram bitti ve benim de işim, hayatım var. Lütfen beni anlamaya çalışın.” Dayım başını öne eğdi, yengem ise gözlerini kaçırdı. Annem ise bana sarıldı: “Haklısın kızım… Bazen biz de haddimizi aşıyoruz galiba.”
O gün herkes toparlanmaya başladı. Ev sessizleşti; valizler hazırlandı, vedalaşmalar yapıldı. Kapı kapandığında derin bir nefes aldım ama içimde bir boşluk da hissettim.
İki hafta boyunca kendi evimde misafir gibi yaşamak bana şunu öğretti: Kendi sınırlarımızı çizmek en sevdiklerimize karşı bile zor ama bazen şart. Çünkü kendimizi kaybettiğimizde kimseye faydamız kalmıyor.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi evinizde yabancı gibi hissettiniz mi? Ailenize sınır koymak zorunda kaldığınızda neler yaşadınız?