Nefretin Gölgesinde Bir Aşk: Bir Türk Mahallesinde Sessiz Çığlıklar

— Yeter artık, Elif! Yeter! Ne zaman adam olacaksın sen?

Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Babam ise her zamanki gibi köşe koltuğunda, gözlerini televizyondan ayırmadan, dudaklarının arasından bir homurtu çıkardı. O an, içimdeki fırtına dışarıdan daha sessizdi ama çok daha yıkıcıydı.

Ben Elif Yılmaz. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın ikinci katında büyüdüm. Annem Fatma Hanım, babam Hüseyin Bey ve benden üç yaş küçük kardeşim Merve ile birlikte yaşadık. Bizim mahallede herkes birbirini tanır, herkes birbirinin hayatına burnunu sokardı. Hele ki genç bir kızsanız, nefes alışınız bile dedikodu olurdu.

O gün annemle tartışmamızın sebebi yine aynıydı: “Kız kısmı gece dışarı çıkmaz!” Oysa ben sadece üniversitedeki arkadaşlarımın doğum günü partisine gitmek istemiştim. Annem, “Mahalle ne der?” diye bağırırken, babam göz ucuyla bana bakıp başını salladı. Merve ise odasında sessizce ağlıyordu; çünkü o da biliyordu ki sıra ona da gelecekti.

Ama o gece benim için her şey değişti. O partide tanıştım Emre’yle. Emre, bizim mahalleden değildi; ailesi Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş, üniversiteyi kazanıp burada kalmıştı. Gözlerinde bir sıcaklık vardı, bana ilk defa biri olduğumu hissettirdi. O gece saatlerce konuştuk; hayatlarımızı, hayallerimizi, korkularımızı paylaştık. Eve dönerken içimde bir umut vardı: Belki de hayatımda ilk defa kendi yolumu çizebilirdim.

Ama gerçekler çok acımasızdı. Emre’yle gizli gizli buluşmaya başladık. Her buluşmamızda kalbim deli gibi atıyordu; hem heyecandan hem de yakalanma korkusundan. Mahalledeki kadınların bakışları üzerimdeydi. Bir gün bakkalın önünden geçerken Ayşe Teyze’nin fısıltılarını duydum:

— Elif yine geç kaldı eve. Kiminle geziyor acaba?

O an yerin dibine girmek istedim. Annem de bu dedikoduları duymuştu tabii. Bir akşam sofrada patladı:

— Kızım, bak ben sana söylüyorum! O çocuk sana göre değil! Bizim ailemize yakışmaz öyle biri!

Babam ise daha sertti:

— Eğer bir daha o çocuğu görürsem, bu evde sana yer yok!

O gece odamda sabaha kadar ağladım. Merve yanıma geldi, saçlarımı okşadı:

— Ablacığım, ne olur gitme… Sensiz ben ne yaparım?

Ama ben artık kararımı vermiştim. Emre’yle kaçacaktık. Her şeyi planladık: O gece valizimi hazırladım, sessizce evden çıktım. Kapının önünde son kez durup aileme baktım; annemin uyuyan yüzü, babamın horlaması ve Merve’nin gözyaşları…

Emre’yle buluşup otogara gittik. Yol boyunca ellerimi hiç bırakmadı. Ama İstanbul’dan uzaklaştıkça içimdeki huzursuzluk büyüdü. Yeni bir şehirde, yeni bir hayata başlamak kolay değildi. Paramız azdı, iş bulmak zordu. Emre çalışmaya başladı; ben ise evde yalnızdım. Ailemden haber alamıyordum; telefonlarımı açmıyorlardı.

Aylar geçti. Mutluluğumuzun yerini tartışmalar aldı. Emre yorgun geliyordu eve; ben ise yalnızlıktan delirmek üzereydim. Bir gün Emre kapıyı çarparak çıktı:

— Elif! Senin yüzünden ailemle de aram bozuldu! Ne istiyorsun benden?

O an anladım ki aşk bazen yetmiyor. O gece pencerenin önünde saatlerce ağladım. Annemin sesi kulaklarımda çınladı:

— Kız kısmı gece dışarı çıkmaz…

Bir sabah kapı çaldı. Postacıdan bir zarf aldım: Annemden mektup.

“Elif’im,

Sen gittikten sonra evimiz sessizliğe gömüldü. Merve her gece ağlıyor, baban ise hiç konuşmuyor artık. Ben seni affedemem sanmıştım ama annelik başka bir şeymiş… Ne olursun dön kızım, evimiz sensiz eksik…”

O mektubu okurken içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Emre’ye baktım; gözlerinde yorgunluk ve pişmanlık vardı.

— Elif, istersen dön ailene… Ben seni tutamam artık.

Valizimi topladım ve İstanbul’a döndüm. Eve girdiğimde annem sarıldı bana; gözyaşları içinde özür diledi. Babam ise uzun süre konuşmadı benimle ama bir gün sofrada tabağıma yemek koydu; o da affetmişti beni kendince.

Şimdi aradan yıllar geçti. Emre’den haber almadım bir daha; belki de başka bir şehirde yeni bir hayat kurdu kendine. Ben ise üniversiteyi bitirdim, çalışmaya başladım ve ailemle aramdaki uçurumu yavaş yavaş kapattım.

Ama bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Eğer o gün cesaretim olsaydı, her şeye rağmen kendi yolumda yürüyebilir miydim? Yoksa ailemin sevgisi ve mahallenin baskısı arasında ezilip yok mu olurdum?

Sizce doğru olan neydi? Sevdiğimiz için mi yaşamalıyız yoksa ailemizin istediği gibi mi? Hayatımızın sahibi gerçekten biz miyiz?