“Bir Daha Beni Arama, Anne!” – O Gün Hayatım Değişti
“Bir daha beni arama, anne! Gerçekten çok meşgulüm!” diye bağırdım telefona, gözlerimden yaşlar süzülürken. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim ama öfkem, pişmanlığımı bastırıyordu. Annemin sesi titrek ve yorgundu: “Tamam kızım… Rahatsız etmeyeyim seni.” Sonra sessizlik. Telefonu kapattığımda, İstanbul’un gürültüsü bile bana bu kadar ağır gelmemişti hiç.
Benim adım Elif Yılmaz. 27 yaşındayım, İstanbul’da bir reklam ajansında çalışıyorum. Hayatımın en yoğun dönemindeydim; müşteri sunumları, bitmeyen toplantılar, ev kiramı ödeyebilmek için hafta sonları ek iş… Annem ise her gün arıyor, “Kızım iyi misin? Yemeğini yedin mi? Evini havalandırdın mı?” diye soruyordu. Bazen o kadar bunalıyordum ki, annemin sesini duymak bile yük gibi geliyordu. O gün işyerinde patronumun azarlamasından sonra, annemin araması bardağı taşıran son damla oldu.
O günden sonra annem beni gerçekten aramadı. İlk gün rahatladım sandım. Sonra ikinci gün… Üçüncü gün… Bir hafta geçti. Telefonum sessizdi. Annemin yokluğunu hissetmeye başladım. Evdeki sessizlik, içimdeki boşluğu büyüttü. Bir akşam işten dönerken apartmanın girişinde komşum Ayşe Teyze’yle karşılaştım. “Anneni uzun zamandır görmüyorum, iyi mi?” diye sordu. Boğazım düğümlendi. “İyi… Yoğundur herhalde,” diyebildim sadece.
Bir pazar sabahı, kahvaltı masasının başında tek başıma otururken, çocukluğumdan bir anı canlandı gözümde: Annemle birlikte mutfakta börek açarken, unlu elleriyle saçımı okşayışı… O an içimde bir şeyler kırıldı. Dayanamadım, telefonu elime aldım. Aradım… Açmadı. Bir daha aradım… Yine açmadı. Mesaj attım: “Anne, nasılsın? Konuşmak ister misin?” Cevap yoktu.
O hafta işyerinde de huzursuzdum. Arkadaşım Derya fark etti: “Elif, neyin var? Suratın asık.” Anlatamadım. Utandım. Herkesin annesiyle arası mükemmelmiş gibi geliyordu bana. Akşam eve dönerken annemin evine gitmeye karar verdim. Otobüste camdan dışarı bakarken içimdeki korku büyüdü: Ya bana kırıldıysa? Ya hasta olduysa?
Kapıyı çaldığımda açan olmadı. Komşusu Fatma Abla kapıyı araladı: “Elifciğim, annen iki gündür dışarı çıkmadı. Biraz keyifsizdi.” Anahtarımla kapıyı açtım. Ev sessizdi. Annemi salonda buldum; koltukta oturmuş, elinde eski bir fotoğraf albümüyle dalgın dalgın bakıyordu. Beni görünce hafifçe gülümsedi ama gözleri doluydu.
“Anne…” dedim titrek bir sesle.
“Hoş geldin kızım,” dedi yavaşça.
Yanına oturdum, ellerini tuttum. “Özür dilerim anne… Çok kırıldın biliyorum.”
Başını salladı: “Kırıldım tabii Elif’im. Ama en çok da kendime kızdım. Belki de seni çok sık boğaz ettim.”
O an ağlamaya başladık ikimiz de. Annem anlatmaya başladı: “Sen küçükken de hep kendi başına güçlü ol istedim. Ama bazen annelik fazla gelir insana… Korktum işte; başına bir şey gelir diye…”
O gece annemin yanında kaldım. Eski günlerden konuşurken fark ettim ki, annem de yalnızdı aslında. Babam vefat ettiğinden beri hayatı benim üzerime kurmuştu; ben ise kendi hayatımı kurmaya çalışırken onu ihmal etmiştim.
Ertesi hafta işyerinde yine yoğun bir gündü ama bu kez annemi aradım: “Anneciğim, bugün nasılsın? Akşam sana geleyim mi?” Annem telefonda ağladı; bu kez sevinçten.
Ama hayat kolay değildi tabii ki… Bir süre sonra ailemin evliliğimle ilgili baskıları başladı. Annem her telefon konuşmasında “Kızım bak yaşın geçiyor, komşunun kızı nişanlandı,” demeye başladı. Ben ise kariyerime odaklanmak istiyordum; evlilik planlarım yoktu henüz.
Bir akşam yine tartıştık:
“Elif, bak herkes evleniyor! Sen de artık düşünmelisin.”
“Anne, ben mutlu değil miyim sence? Neden illa evlenmem gerekiyor?”
“Senin iyiliğin için diyorum!”
“Benim iyiliğim için mi, yoksa başkaları ne der diye mi?”
Annem sustu. O an anladım ki, annem de toplumun baskısı altında eziliyordu. Komşuların lafları, akrabaların imaları… Annem bana baskı yaparken aslında kendi korkularını bana yansıtıyordu.
Bir gece yatağımda dönüp dururken düşündüm: Biz neden birbirimizi anlamakta bu kadar zorlanıyoruz? Neden sevgimizi göstermek yerine kırıcı oluyoruz?
Bir sabah anneme mesaj attım: “Anneciğim, seni seviyorum ve seninle gurur duyuyorum. Lütfen beni olduğum gibi kabul et.”
Cevabı kısa ama anlamlıydı: “Seni olduğun gibi seviyorum kızım.”
Şimdi her hafta annemle buluşuyoruz; bazen susuyoruz, bazen dertleşiyoruz ama artık birbirimizi dinliyoruz.
Bazen düşünüyorum: Bir kelimeyle hayatımız değişebilir mi gerçekten? Siz hiç bir anda söylediğiniz bir sözün pişmanlığını yaşadınız mı?