Kendimi Seçtiğim Gün: Bir Anne ve Oğulun Kırılma Noktası

“Anne, bugün biraz geç geleceğim. Mert’in doğum günü var, arkadaşlarla sinemaya gideceğiz.” Emre’nin sesi koridorun ucundan yankılandı. Elinde anahtarı sallayarak bana doğru eğildi, yanağıma hafif bir öpücük kondurdu ve banyoya koştu. Kapının ardından gelen neşeli ıslık sesiyle birlikte, suyun akışı evin sessizliğini böldü. O an, pencereden dışarı bakarken içimde bir boşluk hissettim. Emre mutluydu, hafifti, özgürdü. Ben ise… Sanki yıllardır aynı yerde, aynı pencerede, aynı hayatı izliyordum.

Mutfakta çaydanlığın altını kısarken, içimdeki huzursuzluk büyüdü. Emre’nin çocukluğundan beri her anında yanında olmuştum. Eşiğimdeki bu genç adam artık kendi yolunu çiziyordu. Kendi mutluluğunu bulmuştu. Peki ya ben? Benim mutluluğum neydi? Kendi isteklerimi, hayallerimi ne zaman bu kadar sessizce bir kenara bırakmıştım?

Telefonum çaldı. Annemdi. “Kızım, bugün pazara gidecek misin? Bana da biraz domates alsana,” dedi yorgun bir sesle. “Tabii anneciğim,” dedim otomatik bir şekilde. Sonra içimden bir ses, “Neden hep başkalarının isteklerini önceliyorsun?” diye fısıldadı. O an fark ettim ki, yıllardır herkesin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken kendimi unutmuştum.

Emre banyodan çıktı, saçlarını aceleyle kurulayarak odasına geçti. “Anne, gömleğim ütülü mü?” diye seslendi. “Evet oğlum, yatağının üstünde,” dedim. Odaya girip gömleğini alırken bana bakmadan, “Teşekkürler,” dedi ve kapıyı kapattı. O an içimde bir sızı hissettim. Sanki görünmezdim. Sanki sadece ihtiyaçları karşılayan bir makineydim.

Eşim Murat sabah erkenden işe gitmişti. Son zamanlarda aramızda konuşmalar iyice azalmıştı. Akşamları televizyon karşısında sessizce oturuyor, birbirimize yabancı iki insan gibi davranıyorduk. Birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca ben onun için de hep arka planda kalmıştım. Onun işine, ailesine, isteklerine öncelik vermiştim. Kendi isteklerimi ise hep ertelemiştim.

O gün pazara giderken yolda eski arkadaşım Zeynep’e rastladım. Yıllardır görüşmemiştik. “Ayşe, seni gördüğüme çok sevindim! Nasılsın?” dedi gözleri parlayarak. Ne cevap vereceğimi bilemedim. “İyiyim,” dedim ama sesim titredi. Zeynep hemen fark etti. “Gerçekten iyi misin?” diye sordu bu kez daha ciddi bir ifadeyle.

Birden gözlerim doldu. “Bilmiyorum Zeynep… Sanki hayatım başkalarının etrafında dönüyor ve ben kendi merkezimi kaybettim,” dedim. Zeynep koluma girdi, birlikte yürümeye başladık.

“Biliyor musun,” dedi Zeynep, “ben de yıllarca çocuklarım ve eşim için yaşadım. Ama geçen yıl resim kursuna başladım. İlk başta suçluluk hissettim; evde işler aksayacak diye korktum. Ama sonra fark ettim ki, ben mutlu olunca evde herkes daha huzurlu oluyor.”

O an Zeynep’in gözlerinde bir ışık gördüm. Kendi hayatına sahip çıkmanın verdiği o özgüven… İçimde bir kıpırtı hissettim ama hemen ardından suçluluk duygusu geldi: Ya Emre’ye yetemezsem? Ya Murat bana kızarsa?

Pazardan dönerken elimde ağır torbalarla eve yürüdüm. Kapıyı açtığımda ev yine sessizdi. Emre çoktan çıkmıştı; masanın üstünde bir not bırakmış: “Anneciğim, akşam geç döneceğim, merak etme.” Notu okurken gözlerim doldu; hem gurur hem de hüzün vardı içimde.

Akşam Murat geldiğinde sofrayı hazırladım. Yemek boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Sonunda dayanamadım: “Murat, ben de bir şeylerle ilgilenmek istiyorum… Belki bir kursa yazılırım ya da çalışmaya başlarım.”

Murat kaşığını bıraktı, bana şaşkınlıkla baktı: “Ne kursu Ayşe? Evde işin gücün var zaten… Emre de sınava hazırlanıyor.”

İçimdeki öfke kabardı: “Ama ben de insanım Murat! Ben de hayal kurmak istiyorum! Sadece anne ya da eş değilim!”

Bir anlık sessizlik oldu; Murat başını eğdi: “Sen bilirsin…” dedi kısık bir sesle.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken kendi kendime sordum: Ben kimim? Sadece başkalarının hayatını kolaylaştırmak için mi varım? Yoksa kendi hayatımı da yaşamaya hakkım yok mu?

Ertesi sabah Emre mutfağa geldiğinde gözlerimin şiş olduğunu fark etti: “Anne iyi misin?”

Ona gülümsedim: “İyiyim oğlum… Sadece biraz düşündüm dün gece.”

Emre bana sarıldı: “Sen mutlu olunca ben de mutlu oluyorum anne.”

O an karar verdim: Artık kendimi seçecektim.

Bir hafta sonra mahalledeki kültür merkezine gidip fotoğrafçılık kursuna yazıldım. İlk gün çok heyecanlıydım; ellerim titriyordu ama içimde uzun zamandır hissetmediğim bir canlılık vardı.

Kurs çıkışı eve dönerken gökyüzüne baktım; bulutların arasından süzülen güneş ışığı bana umut verdi.

Şimdi her sabah yeni bir heyecanla uyanıyorum. Emre kendi yolunda ilerliyor, Murat ise yavaş yavaş değişen halimi kabulleniyor.

Bazen hâlâ suçluluk hissediyorum ama artık biliyorum ki; kendimi seçmek bencillik değil, yaşamak demek.

Siz hiç kendinizi seçmekten korktunuz mu? Hayatınızda sadece başkaları için yaşadığınız oldu mu?