Hayatım, Kurallarım: Kayınvalidemle Savaşımın Hikayesi
“Yeter artık, Fatih! Bu evde bir gün bile huzur bulamayacak mıyım?” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. O an mutfağın ortasında, elimde kırık bir çay bardağıyla öylece kalakaldım. Annemden çok kayınvalidemi görür oldum; her gelişinde evin havası değişiyor, duvarlar bile geriliyor sanki. Fatih ise yine köşesine çekilmiş, sessizce olan biteni izliyordu.
Kayınvalidem Nermin Hanım, kapıdan içeri adımını atar atmaz komutan edasıyla direktifler vermeye başlar: “Kızım, bu perdeler ne böyle? Toz içinde kalmış. Yemekleri de fazla yağlı yapıyorsun, Fatih’in midesi hassastır bilmez misin?” O an içimde bir şeyler kırılıyor ama sesimi çıkaramıyorum. Çünkü biliyorum ki, en ufak itirazımda Fatih’in yüzü asılıyor, aramızda soğuk rüzgarlar esiyor.
İlk zamanlar kendimi suçladım. Belki de iyi bir gelin olamıyordum. Belki de Nermin Hanım’ın dediği gibi, ev işlerinden anlamıyordum. Ama zamanla fark ettim ki mesele ben değilim; mesele onun hiç doymayan kontrol arzusu. Her gelişinde evdeki düzeni alt üst ediyor, çocukların odasını bile kendi kafasına göre değiştiriyor. Bir keresinde kızım Elif’in oyuncaklarını toplayıp “Bu kadar dağınıklık olmaz!” diye hepsini kaldırmıştı. Elif o gün saatlerce ağladı.
Fatih’le bu yüzden defalarca tartıştık. Bir gece, çocuklar uyuduktan sonra ona döndüm: “Fatih, annenin her gelişinde ben yok oluyorum. Sanki bu evde bana yer yokmuş gibi hissediyorum.” Fatih başını eğdi, “O da benim annem, ne yapabilirim ki? Kırmak istemiyorum,” dedi. O an içimde bir fırtına koptu. Benim kırıklarımı kim tamir edecek peki?
Bir gün Nermin Hanım yine aniden çıkageldi. Elinde poşetler, “Bugün size güzel bir mantı yapacağım,” dedi. Mutfağa girdi, dolapları karıştırmaya başladı. Ben ise salonda Elif’in ödevine yardım etmeye çalışıyordum ama aklım mutfakta. Birden Nermin Hanım’ın sesi yükseldi: “Ayşe! Bu unun tarihi geçmiş! Sen hiç bakmıyor musun bunlara?” Yutkundum, cevap vermek istedim ama sesim çıkmadı. Elif bana baktı: “Anne, neden üzgünsün?” O an gözyaşlarımı tutamadım.
O akşam Fatih’le yine tartıştık. “Sen neden hep annenden yana oluyorsun? Benim hislerim hiç mi önemli değil?” dedim. Fatih sinirlendi: “Sen de biraz anlayışlı ol! Annem yaşlı kadın, alışkanlıkları var.” O an içimdeki bütün sabır tükendi.
Bir gece uykusuzluktan gözlerim şişmiş halde mutfağa indim. Nermin Hanım yine oradaydı, sabah namazından sonra kalkıp kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Sessizce oturdum masaya. Bana baktı: “Ayşe, seninle konuşmamız lazım,” dedi. İçimden ‘Yine ne yaptım?’ diye geçirdim.
“Bak kızım,” dedi, “Ben bu evin büyüğüyüm. Senin annen uzakta, ben buradayım. Sana yol göstermek benim görevim.” O an içimdeki öfke patladı: “Ama ben kendi yolumu çizmek istiyorum! Kendi evimde kendi kurallarımı koymak istiyorum!” dedim titreyen bir sesle.
Nermin Hanım şaşırdı, ilk defa böyle bir tepkiyle karşılaşıyordu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra başını salladı: “Sen bilirsin,” dedi ve odasına çekildi.
O gün ilk defa kendimi biraz olsun özgür hissettim ama suçluluk duygusu da peşimi bırakmadı. Akşam olunca Fatih eve geldiğinde ona her şeyi anlattım. “Artık dayanamayacağım,” dedim. “Ya bu evde birlikte kurallar koyarız ya da ben çocukları alıp annemin yanına giderim.”
Fatih uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu: “Ben iki arada kaldım Ayşe… Annemi üzmek istemiyorum ama seni de kaybetmekten korkuyorum.”
O gece sabaha kadar konuştuk. İlk defa birbirimizi gerçekten dinledik. Fatih ertesi gün annesiyle konuştu; ona artık kendi ailemizi kurmamız gerektiğini, bazı şeylere karışmamasını rica etti.
Nermin Hanım önce çok kırıldı, hatta birkaç hafta aramadı bile. Ama zamanla alıştı; arada hâlâ eski alışkanlıkları nüksediyor ama artık sınırlarımı daha net çizebiliyorum.
Şimdi bazen düşünüyorum: Bir kadının kendi evinde huzur istemesi bencillik mi? Yoksa yıllardır bize öğretilen fedakârlık anlayışını sorgulamanın zamanı gelmedi mi? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi sınırlarınızı nasıl koruyorsunuz?