Zengin Bir Adamın Sessizliği: Bir İhanetin Ardından
“Bunu bana nasıl yaparsın, Asuman?” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. O an, Boğaz’a bakan köşkümde, hayatımın en büyük ihanetiyle karşı karşıya olduğumu biliyordum. Asuman, gözleri yaşlı, elleri titreyerek bana bakıyordu. “Ne olur, Hakan, bir kez olsun beni dinle!” diye yalvardı. Ama içimdeki öfke, yıllarca biriktirdiğim güveni ve sevgiyi bir anda kül etti.
Ben Hakan Yalçın, İstanbul’un en zengin iş insanlarından biri olarak, her zaman kontrolü elinde tutan, soğukkanlı biri olarak tanındım. Ama o gün, içimdeki fırtına ne iş dünyasındaki krizlere, ne de ailemin geçmişteki kavgalarına benziyordu. Asuman’la on beş yıl önce, üniversitede tanışmıştık. O zamanlar cebimde beş kuruşum yoktu, ama hayallerim vardı. Asuman’ın gülüşü, bana hayatın tüm zorluklarını unutturuyordu. Birlikte büyüdük, birlikte zenginleştik. Ama şimdi, o kadın, bana ait olmayan bir adamın kokusuyla eve dönmüştü.
“Ben… Ben hata yaptım, Hakan. Ama seni hiç bırakmak istemedim. Sadece… çok yalnızdım. Sen hep işteydin, ben ise evde, dört duvar arasında…” dedi, sesi titreyerek. O an, içimde bir şeyler koptu. “Yalnızdın, öyle mi? O zaman neden bana söylemedin? Neden başka bir adamın kollarında teselli aradın?” dedim, dişlerimi sıkarak.
Asuman yere çöktü, elleriyle yüzünü kapattı. “Bilmiyorum… Korktum. Seni kaybetmekten korktum. Ama şimdi zaten kaybettim, değil mi?”
O an, içimdeki öfke yerini tarifsiz bir boşluğa bıraktı. Annemin yıllar önce babamı terk ettiğinde yaşadığım o çocukluk acısı, bir anda geri geldi. Babam da annemi affetmemişti. O zamanlar anlamamıştım, şimdi ise her şeyi iliklerime kadar hissediyordum.
“Bak Asuman,” dedim, sesimi zorla sakinleştirerek, “Sana hayatının sonuna kadar yetecek bir para bırakacağım. Hiçbir şeyin eksik olmayacak. Ama bundan sonra, ne bir telefon, ne bir mesaj, ne de bir ziyaret… Hayatımda artık senin yerin yok.”
Asuman, gözyaşları içinde, “Hakan, lütfen! Bir hata yaptım, ama seni seviyorum. Bir şans daha ver!” diye yalvardı. Ama kararımı vermiştim. “Bitti Asuman. Bitti. Ceketini al ve çık. Avukatım sana her şeyi anlatacak.”
O gece, köşkün salonunda tek başıma otururken, annemin bana çocukken söylediği bir sözü hatırladım: “İnsan bazen affetmeyi bilmeli, yoksa yalnız kalır.” Ama ben affedemedim. Çünkü affetmek, bana göre, ihaneti kabullenmekti.
Ertesi gün, avukatım Levent Bey’i aradım. “Asuman’a istediği evi, arabayı ve aylık ödemeyi verin. Ama bir şartım var: Bir daha asla karşıma çıkmayacak.” dedim. Levent Bey, “Emin misiniz Hakan Bey? Belki biraz zaman…” dedi ama sözümü kestim. “Hayır, Levent. Bu defter kapandı.”
Günler geçti, köşk sessizliğe gömüldü. Hizmetçiler bile bana acıyarak bakıyordu. Annem aradı, “Oğlum, ne yaptın? Herkes hata yapar. Sen de gençken neler yaptın, unutma!” dedi. Ama ben, “Anne, bu başka. Benim gururum, onurum… Her şeyim gitti.” dedim. Annem, “Gururla yaşanmaz oğlum. Yalnızlık zor şeydir.” dedi ve telefonu kapattı.
Bir gece, eski dostum Cem ile rakı masasında otururken, “Hakan, senin gibi bir adamı bile yıktıysa bu iş, demek ki aşk gerçekten acı veriyor.” dedi. Gülümsedim, acı bir tebessümle. “Aşk mı kaldı Cem? Olan sadece gururuma oldu. Bir daha kimseye güvenemem.” dedim. Cem, “Ama yalnızlık da insanı öldürür. Belki bir gün affedersin.” dedi.
Aylar geçti. Asuman’dan tek bir haber bile almadım. Avukatım, “Her şey yolunda, ödemeler düzenli yapılıyor.” dedi. Ama ben, geceleri uykusuz kalmaya başladım. Yatakta dönerken, Asuman’ın bana ilk kez ‘seni seviyorum’ dediği günü hatırladım. O zamanlar, hayat ne kadar basitti. Şimdi ise, zenginliğimle baş başa, koca bir köşkte yalnız bir adamdım.
Bir gün, işten eve dönerken, kapıda küçük bir zarf buldum. Üzerinde sadece “Hakan’a” yazıyordu. Açtım, Asuman’ın el yazısıydı:
“Hakan,
Sana ne kadar acı verdiğimi biliyorum. Kendimi affedemiyorum. Ama bilmeni isterim ki, seni hep sevdim. Yalnızlığımda, senin yokluğunla baş etmeye çalışıyorum. Belki bir gün, affetmenin ne demek olduğunu anlarsın. Ama ben seni hep seveceğim.
Asuman”
Zarfı elimde tutarken, gözlerim doldu. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Affetmek… Annemin dediği gibi, belki de affetmek, kendini özgür bırakmaktı. Ama ben hâlâ hazır değildim.
Bir akşam, köşkün bahçesinde yürürken, kendime sordum: “Acaba affetmek, gerçekten unutmak mıdır? Yoksa sadece, geçmişin yükünü biraz olsun hafifletmek mi?”
Şimdi, bu satırları yazarken, hâlâ cevabımı bulamadım. Siz olsaydınız, affeder miydiniz? Yoksa benim gibi, gururunuzun arkasına mı saklanırdınız?