Bir Ev, Bin Beklenti: Aile Arasında Kalanlar

“Yok artık, bu kadarına da pes!” diye bağırdım, kapının önünde ayakkabılarımı çıkarırken. Annem içeriden telaşla seslendi: “Ne oldu kızım, yine kim ne dedi?” O an, içimde biriken öfke ve çaresizlikle, “Anne, herkes bizim evin inşaatını konuşuyor. Herkesin dilinde aynı şey: ‘Ayşe’yle Mehmet’i evlendiriyorlarmış, yeni ev de onlar içinmiş!’” dedim. Annemin yüzü bir anda asıldı, gözleri yere kaydı. Babam ise salondan, “Boş ver kızım, milletin ağzı torba değil ki büzesin,” diye seslendi ama sesinde bir kırgınlık vardı.

Her şey, geçen ay arsa aldığımızda başladı. Yıllardır birikim yapıyor, hayalini kurduğumuz evi inşa etmek için sabrediyorduk. Nihayet, küçük bir Anadolu kasabasında, çocukluğumun geçtiği mahallede, kendi evimizi yapmaya karar verdik. Ama bu karar, sadece bizim değil, tüm ailenin hayatını değiştirecek bir fitili ateşlemişti. Özellikle de babamın abisi, yani amcam ve yengem için. Onların oğlu Mehmet, bizim kızımız Ayşe ile yaşıt. Çocukluklarından beri birlikte büyüdüler, ama aralarında hiçbir zaman öyle bir şey olmadı. Fakat işte, kasaba dedikodusu başka bir şey.

İlk söylentiler, inşaat alanına temel atılırken başladı. Komşular, “Bak bak, kızları büyüdü, oğlan da askerden geldi. Şimdi ev yapıyorlar, kesin düğün var!” diye konuşmaya başladı. Annem başta gülüp geçti, “Aman canım, millet konuşur,” dedi. Ama işin rengi değişti. Bir gün, yengem elinde bir tabak börekle çıkageldi. Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. “Ellerinize sağlık, kolay gelsin,” dedi, ama ardından ekledi: “Ayşe’yle Mehmet’in mürüvvetini göreceğiz inşallah, değil mi?” Annem dondu kaldı, ben ise utançtan yerin dibine girdim.

O günden sonra, her gün bir başka akraba, bir başka komşu, bir başka tanıdık aynı şeyi sormaya başladı. “Kızınızla oğlumuzu ne zaman nişanlıyoruz?” “Ev ne zaman bitiyor, düğün ne zaman?” “Ayşe’nin çeyizi hazır mı?” Babam, her defasında “Biz kendimiz için yapıyoruz evi, çocuklar daha okumak istiyor,” dese de kimse inanmıyordu. Hatta bir gün, amcam babamı köşeye çekip, “Bak kardeşim, bizim oğlan da gönüllü, siz de razıysanız bu işi fazla uzatmayalım,” demiş. Babam eve geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Ne yapacağız kızım?” dedi bana, “Bu işin sonu nereye varacak?”

Ayşe ise bu baskıların ortasında eziliyordu. Üniversite sınavına hazırlanıyor, hayallerinde İstanbul’da okumak, kendi ayakları üzerinde durmak vardı. Bir akşam, odasında ağlarken buldum onu. “Anne, ben istemiyorum. Mehmet’i kardeşim gibi görüyorum. Herkes neden anlamıyor?” dedi. Sarıldım ona, “Kızım, kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilsin,” dedim ama içimden de “Keşke bu kadar kolay olsa,” diye geçirdim.

Bir gün, inşaatta ustalar çalışırken, amcam ve yengem yine geldiler. Bu sefer yanlarında Mehmet de vardı. Yengem, “Ayşe kızımız da gelsin, bir çay içelim,” dedi. Ayşe gelmek istemedi, ben de onun yerine gittim. Yengem lafı dolandırmadan pat diye sordu: “Kızım, senin gönlün var mı Mehmet’te? Biz ailece razıyız, baban da razı.” O an, içimde bir şeyler koptu. “Teyze, Ayşe’nin gönlü yok. Biz bu evi kendimiz için yapıyoruz. Lütfen artık bu konuyu kapatalım,” dedim. Yengem bozuldu, Mehmet başını önüne eğdi. Amcam ise, “Kızım, gençler bilmez, büyükler bilir. Bizim zamanımızda böyle şeyler konuşulmazdı bile, aileler karar verirdi,” dedi.

O akşam, evde büyük bir kavga çıktı. Babam, “Ben kardeşimle nasıl yüz yüze bakacağım? Herkes bizi suçluyor, sanki onları kandırmışız gibi!” diye bağırdı. Annem, “Biz kimseye söz vermedik, kimseye umut vermedik!” diye karşılık verdi. Ben ise, “Baba, Ayşe’nin hayatı bu. Onun istemediği bir şeye nasıl razı olursun?” dedim. Babam sustu, gözleri doldu. “Ben de istemiyorum kızım, ama bu kasabada yaşamak kolay mı sanıyorsun? Herkesin gözü üzerimizde.”

Günler geçtikçe, dedikodular daha da yayıldı. Hatta bir gün, kasabanın kahvesinde, “Kızlarını başkasına verirlerse, ayıp olur,” diye konuşmuşlar. Annem pazara gittiğinde, kadınlar arkasından fısıldaşmış. Ayşe okula giderken, arkadaşları “Düğün ne zaman?” diye takılmış. Ayşe içine kapandı, dersleri kötüleşti. Ben ise, her gün eve dönerken, “Acaba bugün neyle karşılaşacağım?” diye düşünmekten yoruldum.

Bir akşam, Ayşe dayanamayıp, “Ben İstanbul’a gidiyorum. Burada daha fazla kalamayacağım,” dedi. Babam başta karşı çıktı, “Kız başına büyük şehirde ne işin var?” dedi. Ama Ayşe kararlıydı. “Burada herkes benim hayatımı planlıyor. Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum,” dedi. Annem ağladı, ben de ağladım. Sonunda babam pes etti. “Git kızım, ama aklın hep başında olsun,” dedi.

Ayşe İstanbul’a gitti, üniversiteyi kazandı. Biz ise kasabada kaldık, evin inşaatı bitti. Ama dedikodular bitmedi. Bu sefer de, “Kızlarını kaçırdılar, oğlanı ortada bıraktılar,” dediler. Amcam ve yengemle aramız açıldı, bayramlarda bile görüşmez olduk. Babam içine kapandı, annem ise her gün “Biz ne yaptık da bu hale geldik?” diye söylenir oldu. Ben ise, her gece yatağa yattığımda, “Bir ev yapmak bu kadar zor mu olmalıydı? İnsanlar neden başkalarının hayatına bu kadar karışıyor?” diye düşünüyorum.

Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Ailenizin, akrabalarınızın, kasabanın baskısına karşı nasıl ayakta dururdunuz? Yoksa biz mi yanlış yaptık, yoksa herkes mi kendi hayatını yaşamalı? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın, çünkü bazen insan sadece anlaşılmak istiyor.