İki Kardeşin Hikayesi: Hayat Her Şeyi Yerine Koyar mı?
“Senin baban neden hiç gelmiyor Yusuf?”
Bu soruyu ilk kez lisede, kantinde duyduğumda içimde bir şeyler kırıldı. Arkadaşlarım babalarının işlerinden, arabalarından, hafta sonu gezilerinden bahsederken ben hep sessiz kalırdım. Annemle birlikte yaşadığımız küçük evde, babamın yokluğunu hiç sorgulamamıştım çocukken. Annemin saçlarımı okşayışı, bana sarılışı, her şeyden çok değerliydi. Ama büyüdükçe, özellikle de kardeşim Kerem’le aramızdaki farklar belirginleşmeye başladıkça, içimde bir boşluk oluştu.
Kerem benden üç yaş küçük. O daha neşeliydi, daha dışa dönüktü. Annem ona hep “Sen bizim evin güneşisin” derdi. Ben ise sessiz, içine kapanık bir çocuktum. Babamızın neden olmadığını hiç sormazdık; annem de anlatmazdı. Sadece bir fotoğraf vardı salonda, eski bir siyah-beyaz kare: Genç bir adam, annemin yanında gülümsüyor. O adamı hiç tanımadım.
Bir gün okuldan eve dönerken Kerem’le aramızda tartışma çıktı. “Sen neden hep susuyorsun Yusuf abi? Herkesin babası var, bizim neden yok?” dedi gözleri dolu dolu. O an ona ne cevap vereceğimi bilemedim. Sadece sarıldım, “Bilmiyorum Kerem, bilmiyorum” dedim.
O gece annem mutfakta sessizce ağlıyordu. Yanına gittim, elini tuttum. “Anne, babamız nerede?” diye sordum ilk kez. Gözleriyle bana baktı, uzun süre sustu. Sonra fısıldadı: “Babanız bizi terk etti Yusuf. Sen daha üç yaşındaydın, Kerem ise karnımdaydı.”
O an içimde bir öfke patladı. Nasıl olurdu? Bizi nasıl bırakıp gidebilirdi? Anneme baktım; gözlerinde hem acı hem de gurur vardı. “Biz üçümüz birbirimize yeteriz oğlum” dedi.
Ama yetmiyordu. Okulda arkadaşlarımın babalarıyla ilgili anlattıkları hikâyeler içimi kemiriyordu. Bir gün sınıfta herkes babasının mesleğini anlatırken sıra bana geldi. “Benim babam yok” dedim kısaca. Sınıfta bir sessizlik oldu, sonra öğretmen konuyu değiştirdi ama ben o gün eve ağlayarak döndüm.
Kerem ise farklıydı. O, yokluğu kabullenmek yerine öfkesini dışarı vuruyordu. Mahallede kavga ediyor, derslerini boşluyordu. Annem her gece onun için dua ederdi. Bir akşam Kerem eve kanlar içinde geldi; kavga etmişti yine. Annem yarasını temizlerken “Neden böyle yapıyorsun oğlum?” diye sordu. Kerem bağırdı: “Baba olsaydı böyle olmazdı!”
O gece annem sabaha kadar ağladı. Ben ise Kerem’in odasına girdim, yanına oturdum. “Bak Kerem,” dedim, “Baba yok diye hayatı kendimize zehir etmeyelim. Annemiz var, birbirimiz var.” Ama o sadece duvara bakıyordu.
Yıllar geçti, ben üniversiteyi kazandım; İstanbul’a gittim. Annem ve Kerem Eskişehir’de kaldı. İstanbul’da hayat zordu; yurtta kalıyor, yarı zamanlı işlerde çalışıyordum. Her ay anneme para göndermeye çalışıyordum ama yetmiyordu. Bir gün annem aradı: “Kerem kötü yollara bulaştı Yusuf” dedi sesi titreyerek.
O an dünyam başıma yıkıldı. Hemen Eskişehir’e döndüm. Kerem’i bulmak için mahallede dolaştım; kimse bir şey söylemiyordu. Sonunda eski bir arkadaşından yerini öğrendim: Bir kahvehanede oturuyordu, gözleri kan çanağı gibi.
Yanına oturdum, “Ne yapıyorsun Kerem?” dedim öfkeyle.
“Baba olsaydı böyle olmazdı abi!” diye bağırdı yine.
Onu kolundan tutup eve götürdüm. Annem kapıda ağlıyordu; Kerem’in halini görünce yere yığıldı neredeyse.
O gece üçümüz mutfakta oturduk; ilk kez açık açık konuştuk her şeyi.
“Anne,” dedim, “Biz böyle devam edemeyiz.”
Annem gözyaşlarını sildi: “Ben size hem anne hem baba olmaya çalıştım ama yetemedim galiba.”
Kerem başını önüne eğdi: “Ben seni suçlamıyorum anne… Ama bazen çok yalnız hissediyorum.”
O gece sabaha kadar konuştuk; geçmişi, eksikliklerimizi, hayallerimizi…
Sonra hayat biraz daha zorlaştı ama birbirimize daha çok tutunduk. Ben üniversiteyi bitirip işe girdim; Kerem’i de bir kursa yazdırdık, marangoz oldu. Annem yaşlandı ama yüzü biraz daha güldü.
Yıllar sonra bir gün kapımız çaldı. Açtığımda karşımda yıllardır görmediğim babam duruyordu.
“Yusuf… Ben… Ben pişmanım,” dedi gözleri dolu dolu.
İçimde fırtınalar koptu; ona sarılmak mı istiyorum yoksa bağırmak mı? Arkadan Kerem çıktı; babamı görünce dondu kaldı.
Annem kapıya geldiğinde sadece başını salladı: “Hoş geldin,” dedi soğuk bir sesle.
Babam oturdu; uzun uzun sustuk önce. Sonra anlatmaya başladı: “Korktum… Sorumluluklardan kaçtım… Ama sizi hiç unutmadım.”
Kerem ayağa kalktı: “Senin yüzünden çocukluğumuz mahvoldu! Annemi ağlattın! Bizi yalnız bıraktın!”
Babam ağladı; ilk kez bir adamın bu kadar çaresiz olduğunu gördüm.
O gece babam gitti ama içimizdeki yara hâlâ kapanmadı.
Şimdi bazen düşünüyorum: Hayat gerçekten her şeyi yerine koyar mı? Yoksa bazı eksiklikler asla tamamlanmaz mı?
Sizce affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar hep kanar mı?