Son Anda Gelen Farkındalık: Bir Umuttan Fazlası

“Ali, oğlum… Ali!” Annemin sesi, gecenin sessizliğinde beynimde yankılandı. Gözlerimi açtığımda, soğuk bir terle sırılsıklam olmuştum. O an, elimdeki ipin ucunu sımsıkı tutarken, sandalyenin üzerinde titreyen bacaklarımı hissettim. Bir anlığına, gerçekten de o son adımı atacakmışım gibi geldi. Ama annemin sesi, sanki mezarın ötesinden bana ulaşmıştı. “Ali, oğlum… Bunu yapma.”

Dizlerim titredi, sandalyeden indim ve ipin ucunu yere bıraktım. Odanın köşesindeki aynadan kendime baktım; gözlerim kan çanağı, yüzüm solgun, sakallarım uzamış. Yirmi dokuz yaşında, İstanbul’un göbeğinde, bir apartman dairesinde, yalnız ve umutsuz bir adam olmuştum. Hayatımın bu noktaya nasıl geldiğini düşündüm. Babamın ölümünden sonra annemle aramızda kalan sessizlik, işsizliğin getirdiği çaresizlik, eski sevgilim Elif’in benden ayrılışı… Hepsi üst üste gelmişti. Ama en çok annemin bana olan bakışları yakıyordu içimi. “Sen benim gururumsun, Ali,” derdi hep. Şimdi ise, onun gururu olmaktan çok uzaktaydım.

Telefonumun ekranı parladı. Annemden bir mesaj: “Oğlum, iyi misin? Bu gece yine seni rüyamda gördüm. Lütfen bana bir ses ver.” Ellerim titreyerek telefonu aldım, ama cevap yazamadım. Ne yazabilirdim ki? “İyiyim anne,” yalanı mı? Oysa her gece, annemin sesini duymak için dua ediyordum. Ama bu gece, o ses beni kurtarmıştı.

Birden kapı çaldı. Saat sabaha karşı üç. Kim olabilir ki bu saatte? Kapıya yaklaştım, göz deliğinden baktım. Komşumuz Ayşe Teyze. Saçları dağılmış, gözleri endişeli. Kapıyı açtım. “Ali, oğlum, iyi misin? Annen aradı, seni merak etmiş. Işıkların açık olduğunu görünce bir bakayım dedim.”

Gözlerim doldu. “İyiyim, Ayşe Teyze. Sadece biraz uykusuzum.”

Ayşe Teyze içeri girdi, mutfağa yöneldi. “Sana bir çay koyayım. Annen çok üzülüyor, biliyorsun. Sen de ona benziyorsun, içine atıyorsun her şeyi.”

Çaydanlığın tıkırtısı, mutfağı doldurdu. Ayşe Teyze bana bakmadan konuştu: “Biliyor musun, senin yaşında oğlum vardı. O da içine atardı her şeyi. Sonra bir gün, dayanamadı. Keşke daha çok konuşsaydım onunla. Keşke yanında olsaydım.”

O an, Ayşe Teyze’nin gözlerinde kendi annemi gördüm. Annemin bana sarıldığı, saçlarımı okşadığı günleri hatırladım. Babamın ölümünden sonra, annem de ben de sessizliğe gömülmüştük. Oysa konuşmak, paylaşmak gerekiyordu. Ama biz Türkler, acımızı içimize gömeriz. “Erkek adam ağlamaz,” derler. Oysa ben, o gece, Ayşe Teyze’nin yanında, çocuk gibi ağladım.

Sabah olduğunda, Ayşe Teyze bana kahvaltı hazırladı. “Bak, hayat devam ediyor. Annen seni bekliyor. Ona bir haber ver, olur mu?” dedi. Başımı salladım. Annemi aradım. Telefonu açtığında sesi titriyordu. “Ali, oğlum… İyi misin?”

“İyiyim anne. Sadece biraz yoruldum. Sana gelmek istiyorum.”

Annemin sesi birden neşelendi. “Gel oğlum, kapım sana her zaman açık.”

O gün, annemin yanına gitmek için yola çıktım. Otobüste camdan dışarı bakarken, İstanbul’un kalabalığı, insanların telaşı arasında kendimi daha da yalnız hissettim. Ama annemin evine yaklaştıkça, içimde bir sıcaklık hissettim. Kapıyı açtığında, annem bana sarıldı. “Oğlum, ne olursa olsun, ben hep yanındayım,” dedi.

Annemle uzun uzun konuştuk. Babamın ölümünden sonra yaşadıklarımızı, Elif’in gidişini, işsizliğin getirdiği umutsuzluğu… Annem ağladı, ben ağladım. Sonra bana bir defter verdi. “Bak, bu babanın günlüğü. O da zamanında çok zorlanmış. Ama hep yazmış, içini dökmüş. Sen de yaz, oğlum. İçindekileri dök.”

O günden sonra, her sabah kalkıp yazmaya başladım. İçimdeki acıyı, öfkeyi, korkuyu… Yazdıkça hafifledim. Annemle birlikte yemek yaptık, eski fotoğraflara baktık. Bir gün, Elif’ten bir mesaj geldi. “Ali, iyi misin? Seni merak ettim.”

Ona uzun uzun yazdım. “İyi değilim, Elif. Ama iyileşmeye çalışıyorum. Annemle birlikteyim. Belki bir gün, yeniden konuşabiliriz.” Elif cevap yazmadı. Ama ben, ilk defa dürüst olmuştum.

Bir gün, annemle pazara gittik. Eski komşularımızla karşılaştık. Herkes bana “Nasılsın?” diye sordu. Eskiden bu sorudan nefret ederdim. Şimdi ise, “Daha iyiyim,” diyebildim. Çünkü artık yalnız olmadığımı biliyordum.

Bir akşam, annemle balkonda otururken, bana döndü: “Oğlum, hayat bazen çok zor. Ama unutma, her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Sen benim umudumsun.”

O an, annemin gözlerinde yeniden bir ışık gördüm. Kendime söz verdim: Ne olursa olsun, pes etmeyeceğim. Çünkü annem için, kendim için, yaşamak zorundaydım.

Şimdi, bu satırları yazarken düşünüyorum: Kaçımız acımızı içimize gömüyoruz? Kaçımız, bir telefon uzağımızdaki insanlara ulaşamıyoruz? Belki de en büyük cesaret, yardım istemek ve duygularımızı paylaşmak. Siz hiç, bir gecede hayatınızın değiştiğini hissettiniz mi? Yoksa hâlâ içinizdeki sessiz çığlığı kimse duymuyor mu?