Bu Evde Hiç Kimse Olmak

“Sen kim oluyorsun da bana karışıyorsun?” dediği anda, elimdeki tahta kaşık tencerenin kenarına öyle bir çarptı ki, mutfağı kısa bir süreliğine sessizlik kapladı. O an, sadece çorbanın fokurdayan sesi ve kalbimin göğsümde çırpınışı vardı. Ali, elinde bir kutu bira, bana öyle bir bakıyordu ki, sanki bu evdeki varlığım ona yükmüş gibi. “Bu evde senin sözün geçmez, anladın mı? Sen bu evde hiç kimsesin!” dediğinde, içimde bir şeyler kırıldı. O an, yıllardır biriktirdiğim tüm kırgınlıklar, gözyaşlarımın ucunda asılı kaldı.

Oğlum Emir, odasından kafasını uzattı, ama hemen geri çekildi. Kızım Elif ise, masanın başında sessizce ödevini yapıyordu. Onların yanında ağlamak istemedim. Kendimi tutmaya çalıştım, ama ellerim titriyordu. “Ali, lütfen böyle konuşma. Ben de bu evin bir ferdiyim,” dedim kısık bir sesle. Ama o, aldırmadı bile. “Senin burada bir ağırlığın yok. Her şeyi ben yapıyorum, ben kazanıyorum. Sen sadece evde oturup yemek yapıyorsun. O kadar!”

İçimden geçenleri anlatamam. Sanki biri boğazımı sıkıyordu. Oysa ben, yıllardır bu ev için, çocuklarım için, onun için uğraşıp didinmişim. Sabahları herkesten önce kalkıp kahvaltı hazırlamış, çocukların okuluna yetişmesi için koşturmuş, akşamları yorgun argın eve gelen Ali’ye sıcak bir yemek sunmuşum. Ama şimdi, bütün bunlar bir hiçmiş gibi, bana “hiç kimsesin” diyordu.

O gece, çocuklar uyuduktan sonra, mutfağın köşesine oturup sessizce ağladım. Annemi aramak istedim, ama ona da yük olmak istemedim. Annem yıllar önce bana, “Kızım, evlilik sabır ister. Ama sabrın da bir sınırı var,” demişti. O sınırın nerede olduğunu bilmiyordum. Belki de çoktan geçmişimdir, ama farkında değildim.

Ertesi sabah, Ali hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı masasına oturdu. Ben ise, gözlerimdeki şişliği gizlemeye çalışarak çayını doldurdum. “Bugün akşam geç geleceğim, yemek hazır olsun,” dedi. Sanki dün gece bana o ağır sözleri söyleyen o değilmiş gibi. Elif, “Anne, sen iyi misin?” diye sordu. Ona gülümsemeye çalıştım, ama yüzümdeki acıyı saklayamadım. “İyiyim kızım, sadece biraz yorgunum,” dedim.

Günler böyle geçti. Ali’nin sözleri, her gün biraz daha içime işledi. Evdeki varlığım, görünmez bir gölgeye dönüştü. Ne zaman bir şey söylesem, ya susturuldum ya da küçümsendim. Bir gün, Elif’in okulunda veli toplantısı vardı. Ali’ye, “Sen de gelir misin?” dedim. “Benim işim var, sen git. Zaten senin işin gücün yok,” dedi. O an, Elif’in gözlerindeki hayal kırıklığını gördüm. Babasının yanında olmasını ne kadar istediğini biliyordum. Ama Ali, kendi dünyasında, sadece kendi isteklerini önemsiyordu.

Bir akşam, Emir odasına kapanmış, Elif ise sessizce kitap okuyordu. Ali yine televizyonun karşısında, elinde bira kutusuyla oturuyordu. Yanına oturdum, cesaretimi toplayıp, “Ali, böyle devam edemeyiz. Ben de insanım, ben de bu evde varım. Çocuklarımız için, kendimiz için, biraz olsun saygı gösterebilir misin?” dedim. Yüzüme bile bakmadan, “Seninle tartışacak halim yok. İstersen git annenin evine,” dedi. O an, içimdeki tüm umutlar sönmeye başladı.

Bir gece, Elif yanıma geldi. “Anne, babam seni neden üzüyorsun? Sen çok iyi bir annesin. Keşke babam da bunu görse,” dedi. O sözler, kalbimi hem parçaladı hem de güç verdi. Çocuklarım için ayakta durmalıydım. Ama her geçen gün, Ali’nin sözleri ve tavırları, beni biraz daha yok sayıyordu.

Bir sabah, Emir kahvaltı yapmadan okula gitmek istedi. “Oğlum, bir şeyler ye, aç kalırsın,” dedim. “Anne, senin söylediklerin kimin umurunda ki? Babam bile seni dinlemiyor,” dedi. O an, gözlerim doldu. Çocuklarım bile artık bana değer vermiyordu. Çünkü babaları, annelerini değersiz görüyordu. Bu evde, gerçekten hiç kimse olmuştum.

Bir gün, annemi aradım. “Anne, ben çok yoruldum. Ali bana her gün ‘hiç kimsesin’ diyor. Çocuklarım bile artık bana saygı duymuyor. Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedim. Annem, “Kızım, kimseye kendini ezdirme. Sen bu evin direğisin. Eğer sen yıkılırsan, çocukların da yıkılır. Gerekirse gel, burada kal. Ama kendini asla değersiz hissetme,” dedi. O sözler, bana biraz olsun güç verdi.

O akşam, Ali eve geç geldi. Yine sarhoştu. “Yemek nerede?” diye bağırdı. “Ali, çocuklar uyuyor. Lütfen sesini yükseltme,” dedim. “Sen bana karışamazsın! Sen bu evde hiç kimsesin!” diye tekrar bağırdı. O an, Elif kapıdan başını uzattı, korkmuştu. Emir ise, odasında sessizce ağlıyordu. Dayanamadım, “Ali, yeter! Ben bu evde hiç kimseysem, o zaman burada kalmamın da anlamı yok!” dedim. Çantamı topladım, çocuklarımı da yanıma aldım. Annemin evine gittik.

O gece, annemin yanında, çocuklarım yanımda uyurken, uzun uzun düşündüm. Yıllardır bu evde, bir gölge gibi yaşamışım. Kendi değerimi, başkalarının gözünde aramışım. Oysa ben, çocuklarım için, kendim için, bir şeyler yapmalıydım. Sabah olduğunda, çocuklarıma sarıldım. “Artık kimse bana ‘hiç kimsesin’ diyemez. Çünkü ben, sizin annenizim. Ve bu dünyada bundan daha değerli bir şey yok,” dedim.

Şimdi, kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum. Kolay değil, biliyorum. Ama her gün, aynaya baktığımda, kendime şunu soruyorum: “Gerçekten hiç kimse miyim, yoksa kendi hayatımın kahramanı olabilir miyim?” Sizce, bir kadının değeri sadece evde yaptığı yemekle, temizlediği evle mi ölçülür? Yoksa, sevgiyle büyüttüğü çocuklarıyla, gösterdiği sabırla mı?