Kayıp Kardeşliğin Gözleri: Bir Dostluğun, Şiddetin ve İkinci Şansın Hikâyesi
“Bırak kolumu, acıtıyorsun!” diye bağırdı Zeynep, gözleri yaşlı, sesi titrek. O an, mutfağın kapısında donup kaldım. Zeynep’in eşi Murat’ın öfkeyle sıktığı bileği, Zeynep’in ince teninde mor bir iz bırakıyordu. Ben ise, elimde getirdiğim poşetle, ne yapacağımı bilemeden, sadece bakakaldım. O an, hayatımda ilk kez, birinin gerçekten yardımına ihtiyacı olduğunu hissettim ama kıpırdayamadım.
O gün, İstanbul’un Kadıköy’ünde, eski bir apartmanın üçüncü katında, çocukluk arkadaşım Zeynep’i kaybettim. O zamana kadar, dostluğumuzun her fırtınayı atlatabileceğine inanırdım. Ama o gün, Murat’ın öfkesiyle, Zeynep’in korkusuyla ve kendi çaresizliğimle yüzleşince, dostluğun da sınırları olduğunu anladım. Zeynep, bana bakıp, “Git Elif, lütfen. Bugün gelmeseydin keşke,” dediğinde, içimde bir şeyler koptu. O günden sonra, Zeynep’ten haber alamadım. Telefonlarıma çıkmadı, mesajlarıma cevap vermedi. Onu kaybettiğimi, hem de göz göre göre kaybettiğimi biliyordum.
Günlerce, haftalarca kendimi suçladım. Anneme anlattığımda, “Kızım, herkesin hayatına karışılmaz. Bazen yardım etmek istersin ama karşı taraf istemedikçe olmaz,” dedi. Ama ben, Zeynep’in gözlerindeki korkuyu unutamıyordum. İstanbul’un kalabalık otobüslerinde işe giderken, her köşe başında, her pazarda, Zeynep’i aradım. Belki bir gün karşıma çıkar, belki bana tekrar ihtiyaç duyar diye umut ettim. Ama Zeynep yoktu. Sanki yer yarılmış, içine girmişti.
Aradan yıllar geçti. Ben, üniversiteyi bitirdim, bir yayınevinde editör olarak çalışmaya başladım. Hayatım dışarıdan bakınca yolunda görünüyordu ama içimde hep bir eksiklik vardı. Zeynep’in kayboluşu, bana dostluğun ne kadar kırılgan olduğunu öğretmişti. Bir gün, Kadıköy’de eski bir kitapçıda, raftan bir kitap alırken, arkamdan tanıdık bir ses duydum: “Elif?” Döndüm, karşımda Zeynep’i gördüm. Ama o eski Zeynep değildi. Saçları kısacık kesilmiş, gözlerinin altı mor halkalarla çevriliydi. Üzerinde bol bir palto, elleri titriyordu. “Zeynep… Sen misin?” dedim, sesim çatallandı. Birbirimize sarıldık, uzun uzun ağladık. O an, yılların yükü omuzlarımdan kalktı sandım.
Bir kafeye oturduk. Zeynep, başını öne eğip konuşmaya başladı: “Elif, o gün için özür dilerim. Sana ihtiyacım vardı ama Murat… Çok korkuyordum. Sonra her şey daha kötü oldu. Bir gece, beni hastanelik etti. O zaman anladım ki, ya kaçacağım ya da öleceğim.” Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Kaçtım. Bir kadın sığınma evine gittim. Orada başka kadınlarla tanıştım. Hepsi benim gibi korkmuş, yalnızdı. Ama birlikte güç bulduk.”
Zeynep’in anlattıkları içimi parçaladı. “Neden bana ulaşmadın?” diye sordum. “Kendimi suçladım. Sana yük olmak istemedim. Hem, kimseye güvenim kalmamıştı,” dedi. O an, dostluğun bazen sadece yanında olmak değil, bazen de beklemek, sabretmek olduğunu anladım.
Zeynep, sığınma evinde geçirdiği günleri anlattı. Oradaki kadınların hikâyeleri, hepsi birbirinden acıydı. “Bir gün, bir kadın, ‘Biz birbirimize sahip çıkmazsak kimse bize sahip çıkmaz,’ dedi. O zaman anladım ki, yalnız değilim,” dedi Zeynep. Ben de ona, “Artık yalnız değilsin. Ne olursa olsun, yanındayım,” dedim.
O günden sonra, Zeynep’le yeniden görüşmeye başladık. Ona iş bulmasına yardım ettim. Birlikte ev aradık, yeni bir hayat kurmasına destek oldum. Ama her şey bir anda düzelmedi. Zeynep, geceleri kâbuslar görüyordu. Bazen, sokakta bir adamın sesini duyunca titriyordu. Ona, “İstersen bir uzmandan yardım alalım,” dedim. Başta istemedi. “Ben güçlüyüm, kendim hallederim,” dedi. Ama zamanla, desteğe ihtiyacı olduğunu kabul etti. Bir psikologla görüşmeye başladı. Her seans sonrası bana mesaj atıyordu: “Bugün biraz daha iyiyim.”
Bir gün, Zeynep’le Moda’da yürürken, bir kadın yanımıza yaklaştı. “Affedersiniz, siz Zeynep misiniz?” dedi. Zeynep şaşkınlıkla kadına baktı. Kadın, sığınma evinden bir arkadaşıymış. Sarıldılar, gözyaşları içinde birbirlerine sarıldılar. O an, kadın dayanışmasının ne kadar güçlü olduğunu gördüm. Zeynep, bana dönüp, “Biz birbirimize tutunmasaydık, belki de bugün burada olamazdım,” dedi.
Zeynep’in hikâyesi, sadece onun değil, binlerce kadının hikâyesiydi. İstanbul’un dar sokaklarında, eski apartmanlarında, pazarlarında, otobüslerinde nice Zeynep’ler vardı. Her biri, bir çıkış yolu arıyordu. Ben de, kendi payıma, Zeynep’e destek olarak, bir kişinin bile hayatında fark yaratabileceğimi gördüm. Ama hâlâ içimde bir soru vardı: Acaba daha önce, o ilk gün, daha cesur olsaydım, Zeynep’in yaşadıklarını engelleyebilir miydim? Yoksa, gerçekten de, kurtarılmak istemeyen birini kurtarmak mümkün müydü?
Zeynep şimdi yeni bir hayata sahip. Kendi ayakları üzerinde duruyor, başka kadınlara destek oluyor. Bazen bana, “Sen olmasaydın, belki de hâlâ korkunun içinde kaybolmuş olurdum,” diyor. Ama ben biliyorum ki, asıl cesareti gösteren Zeynep’ti. Ben sadece yanında durdum, elini tuttum.
Şimdi, her otobüse bindiğimde, her pazara gittiğimde, gözlerim Zeynep’i aramıyor. Çünkü biliyorum ki, Zeynep artık kaybolmadı. O, kendini buldu. Ama hâlâ düşünüyorum: Biz, toplum olarak, birbirimize yeterince sahip çıkıyor muyuz? Yoksa, herkes kendi acısında mı kayboluyor? Sizce, bir dostun sorumluluğu nerede biter, toplumun sorumluluğu nerede başlar?