İstanbul Sokaklarında Umut: Bir Çöp Toplayıcısının Hikayesi

“Yine mi geç kaldın, Emre?” Babamın sesi, sabahın kör karanlığında mutfağın duvarlarına çarpıp yankılandı. Gözlerimi ovuşturarak saate baktım: 03.10. Her sabah olduğu gibi, yine uykusuz ve yorgun kalkmıştım. Annem, sessizce çaydanlığı ocağa koydu, gözleriyle bana ‘hadi oğlum’ der gibi baktı. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç kişilik ailemle yaşarken, hayatın bana sunduğu tek seçenek çalışmak ve okumaktı. Babam, yıllardır işsizdi; annem ise temizliklere gidiyordu. Ben ise, lise biter bitmez belediyede çöp toplayıcısı olarak işe başlamıştım.

Ama içimde bir umut vardı: Üniversiteye gitmek. Lisedeki öğretmenim, “Senin gibi zeki bir çocuk, bu mahalleden çıkıp bir yerlere gelmeli,” demişti. O sözler, her sabah çöp arabasının arkasında, ellerim donarken aklımda yankılanıyordu.

O sabah da, çöp arabasının arkasına atladım. Şoförümüz Mehmet Abi, “Emre, bu sabah Taksim’e gidiyoruz. Oralar daha pis, dikkat et,” dedi. Kafamı salladım. Ellerimle çöp torbalarını toplarken, bir yandan da cebimdeki küçük deftere göz attım. Bugün sınavım vardı. Saat sekizde üniversiteye yetişmem gerekiyordu. Her sabah olduğu gibi, planımı kafamda tekrar ettim: 03.30’da iş başı, 07.00’de iş bitişi, 08.00’de sınav. Uykusuzluk gözlerimi yaksa da, hayallerim bana güç veriyordu.

Çöp toplarken, bazen insanların bana bakışlarını hissediyordum. Kimisi küçümseyerek, kimisi acıyarak bakıyordu. Bir gün, yaşlı bir teyze bana bir simit uzattı. “Oğlum, Allah yardımcın olsun,” dedi. O an gözlerim doldu. İnsanların küçümsediği bu işi, ben ailemi ayakta tutmak için yapıyordum. Ama kimse bilmezdi, çöp torbalarının arasında kitaplarımı sakladığımı, her fırsatta birkaç sayfa okuduğumu.

Bir sabah, işten eve dönerken annem kapıda beni bekliyordu. Gözleri şişmişti. “Emre, baban yine iş bulamamış. Ev sahibi de kira için bastırıyor,” dedi. İçimde bir yumru oluştu. O an, üniversite hayalimden vazgeçmek geçti aklımdan. Ama sonra, öğretmenimin sözleri aklıma geldi. “Sen vazgeçersen, bu mahalle hep aynı kalır.”

O gün, üniversitedeki sınavıma son anda yetiştim. Sınıfa girerken, arkadaşlarım bana tuhaf tuhaf baktı. Üzerimdeki işçi tulumunu çıkarmaya fırsat bulamamıştım. Hoca, “Emre, yine mi geç kaldın?” dedi. Sınıfta bir kahkaha koptu. Utandım, ama pes etmedim. Sınav kağıdını önüme aldım ve bütün gece kafamda dönen formülleri yazmaya başladım. O an, çöp torbalarının arasında öğrendiğim her şeyin ne kadar değerli olduğunu anladım.

Sınavdan sonra, okulun bahçesinde otururken, arkadaşım Burak yanıma geldi. “Emre, neden bu kadar yoruyorsun kendini? Çöpçülük yaparak nereye varacaksın?” dedi. Gözlerim doldu. “Ailem için, kendim için, bir gün bu mahalleden çıkmak için,” dedim. Burak başını salladı, ama anlamadı. Kimse anlamıyordu. Herkesin bir hikayesi vardı, ama benim hikayem, çöp torbalarının arasında sıkışıp kalmıştı.

Aylar böyle geçti. Her sabah aynı rutin, aynı yorgunluk, aynı umut. Bir gün, işten dönerken babamla tartıştık. “Oğlum, bu kadar uğraşma. Zaten bizim kaderimiz bu. Sen de benim gibi olacaksın,” dedi. İçimden bir öfke yükseldi. “Hayır baba! Ben senin gibi olmayacağım. Ben okuyacağım, bu mahalleden çıkacağım!” dedim. Babam sustu, gözleri doldu. O an, onun da bir zamanlar hayalleri olduğunu anladım. Ama hayat, onun hayallerini elinden almıştı. Benimkini de almasına izin vermeyecektim.

Bir gün, üniversiteden burs kazandığımı öğrendim. Eve koşarak gittim. Annem ağlayarak bana sarıldı. “Oğlum, başardın!” dedi. O an, bütün yorgunluğum geçti. Ama hayat yine kolay değildi. Burs, sadece okul masraflarımı karşılıyordu. Evde hâlâ kira sıkıntısı, babamın işsizliği, annemin hastalığı vardı. Yine de, her sabah çöp arabasının arkasında, cebimdeki defterle, hayallerimi büyütmeye devam ettim.

Bir gün, işteyken bir gazeteci bana yaklaştı. “Senin hikayeni yazmak istiyorum,” dedi. Önce çekindim. Sonra düşündüm: Belki benim hikayem, başka birine umut olur. Gazetede hikayem yayınlandığında, mahallede herkes bana farklı bakmaya başladı. Kimisi gurur duydu, kimisi hâlâ küçümsedi. Ama ben, artık kendimle gurur duyuyordum.

Yıllar geçti. Üniversiteden mezun oldum. Mühendis oldum. İlk maaşımı aldığımda, anneme bir çiçek aldım. Babamın gözleri doldu. “Oğlum, sen bizim gururumuzsun,” dedi. O an, bütün acılarımın, uykusuz gecelerimin, çöp torbalarının arasında geçen yıllarımın değdiğini anladım.

Şimdi, her sabah işe giderken, çöp arabalarının geçtiği sokaklara bakıyorum. Orada hâlâ umut arayan çocuklar var. Belki de, bir gün onlar da benim gibi hayallerinin peşinden koşar. Peki sizce, insanın kaderi doğduğu mahallede mi yazılır, yoksa kendi elleriyle mi şekillenir?