Kimse Beklemiyordu Beni: Bir Hayat Hikayesi

“Bunu neden yaptın anne? Neden beni bırakıp gittin?” diye içimden defalarca bağırdım, ama sesim hiçbir zaman ona ulaşmadı. O sabah, hastane odasında, hemşirenin telaşlı adımlarıyla uyanan minicik bir bebekmişim. Annem, doğumdan sadece iki gün sonra, gözlerinde korku ve yorgunlukla, kimseye haber vermeden, sessizce odadan çıkıp gitmiş. Babam, Mehmet, o anı yıllar sonra bana anlatırken gözlerini kaçırmıştı: “Baban olarak ne yapacağımı bilemedim oğlum. Bir anda kucağımda bir bebek, yanımda ise kimse yoktu.”

İsmim Timur. Ama herkes bana kısaca Tim derdi. Annemin bana isim koymaya bile fırsatı olmamış. Babam, dedemin adını vermiş bana, belki de bir gün annem geri döner diye umarak, aileden bir isimle beni bağlamak istemiş hayata. Ama annem, Zeynep, bir daha asla dönmedi. Onun yokluğuyla büyüdüm. Herkesin annesiyle el ele yürüdüğü, okul çıkışında sarıldığı, bayram sabahları öpüştüğü o anlarda ben hep bir kenarda, sessizce onları izlerdim. İçimde bir boşluk, bir eksiklik, sanki nefes aldığım her an biraz daha büyüyordu.

Babam, bana bakmak için elinden geleni yaptı. Ama o da gençti, şaşkındı, kırgındı. Annemin gidişiyle içine kapanmış, bana karşı sevgisini göstermekten korkar olmuştu. Bazen geceleri, odasında sessizce ağladığını duyardım. Bir keresinde, altı yaşımdayken, kapısını araladım ve onu yatağında, annemin eski bir fotoğrafına bakarken buldum. Gözleri dolmuştu. Beni fark edince hemen silindi gözyaşları, ama ben o an anladım: Annemin gidişi sadece beni değil, onu da yaralamıştı.

Çocukluğum boyunca, mahalledeki diğer çocukların anneleriyle olan ilişkilerini kıskanırdım. Bir gün, okulda anneler günü için bir etkinlik düzenlendi. Herkes annesine bir şiir okuyacaktı. Öğretmenim, Ayşe Hanım, bana yaklaşıp, “Timur, istersen şiirini babana okuyabilirsin,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. Şiirimi okurken, babam arka sıralarda oturuyordu. Herkesin annesiyle göz göze geldiği o anlarda, ben babama baktım. O da bana gülümsedi, ama ikimizin de gözlerinde aynı acı vardı.

Yıllar geçti. Babam, çalışmak için sabah erkenden evden çıkar, akşam yorgun argın dönerdi. Bazen bana yemek yapmayı unuturdu, bazen de ödevlerimi kontrol etmeyi. Ama hiçbir zaman bana kötü davranmadı. Sadece, aramızda görünmez bir duvar vardı. Annemin yokluğu, ikimizin arasına örülmüş bir duvar gibi, ne kadar yaklaşsak da aşamadığımız bir engeldi.

Ortaokula başladığımda, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Arkadaşlarım anneleriyle alışverişe gider, dertlerini onlara anlatırdı. Ben ise her şeyi içime atardım. Bir gün, okuldan eve dönerken, mahalledeki marketin önünde annemi andıran bir kadın gördüm. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Kadının yanına yaklaştım, ama yüzünü görünce yabancı olduğunu anladım. O an, annemi hiç tanımadığımı, onun kokusunu, sesini, gülüşünü bilmediğimi fark ettim. Bu gerçekle yüzleşmek, içimde yeni bir yara açtı.

Liseye geçtiğimde, babamla aramızdaki mesafe iyice arttı. O, kendi acısıyla baş etmeye çalışırken, ben de kim olduğumu, neden terk edildiğimi anlamaya çalışıyordum. Bir gece, babamla tartıştık. “Neden annem gitti baba? Ben kötü bir çocuk muydum?” diye bağırdım. Babam, ilk kez bana sarıldı ve ağladı. “Hayır oğlum, asla. Senin hiçbir suçun yok. Bazen insanlar, kendi acılarına yenik düşerler. Annen de öyleydi.” O an, ilk kez babamın da bir insan olduğunu, onun da acı çektiğini anladım.

Üniversiteye başladığımda, İstanbul’a taşındım. Yeni bir şehir, yeni insanlar… Ama annemin yokluğu, peşimi bırakmadı. Arkadaşlarım anneleriyle telefonda konuşurken, ben sessizce onları dinlerdim. Bir gün, yurtta kaldığım odada, anneme bir mektup yazmaya karar verdim. Hiç göndermeyeceğim bir mektup… “Sevgili Annem, neden gittin? Beni hiç merak etmedin mi? Şimdi neredesin? Mutlu musun? Ben büyüdüm, ama içimdeki çocuk hâlâ seni arıyor…” Mektubu yazdıktan sonra uzun süre ağladım. O gece, ilk kez annemi affetmeye çalıştım. Belki de onun da kendi korkuları, kendi acıları vardı. Belki de beni sevmek istemişti ama yapamamıştı.

Yıllar geçti. Mezun oldum, iş buldum, kendi ayaklarım üzerinde durmaya başladım. Ama içimdeki boşluk hâlâ dolmamıştı. Bir gün, babam hastalandı. Onun yanına, memlekete döndüm. Hastane odasında, babam bana döndü ve “Oğlum, ben elimden geleni yaptım. Ama bazen insan ne kadar uğraşsa da bazı yaralar kapanmıyor,” dedi. O an, babamı affettim. Onun da annem kadar yalnız olduğunu, onun da sevgisiz büyüdüğünü anladım.

Babamı kaybettikten sonra, kendimi tamamen yalnız hissettim. Ama bir gün, eski bir aile dostumuz, Fatma Teyze, bana annemden bir mektup verdi. Annem, yıllar önce yazmış ama göndermeye cesaret edememiş. Mektupta şöyle diyordu: “Timur’um, seni bırakıp gitmek zorunda kaldım. Korktum, başaramayacağımı düşündüm. Ama seni hep sevdim. Belki bir gün beni anlarsın.” O mektubu okurken, yıllardır içimde biriktirdiğim öfke, acı, özlem bir anda gözyaşlarımla aktı gitti. Annemi affettim mi bilmiyorum, ama onu anlamaya çalıştım.

Şimdi, otuz yaşındayım. Kendi ailemi kurmaya çalışıyorum. Geçmişin yaraları hâlâ zaman zaman sızlıyor. Ama artık biliyorum ki, hayat bazen insanı beklemediği yerlere savuruyor. Annemi affedebilir miyim, bilmiyorum. Ama onun da bir insan olduğunu, hata yapabileceğini kabul ediyorum. Belki de en büyük cesaret, affedememekle yüzleşmek…

Siz olsaydınız, annenizi affedebilir miydiniz? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?